Gazze Katliamı Demokrasi Kültürünü Baltalıyor
Çeviri

Gazze Katliamı Demokrasi Kültürünü Baltalıyor

15 Nisan 2024
Yazan: Enzo Traverso, Çeviren: Kardelen Sine Görücü, Son Okuma: Dicle Demir

Gazze Katliamı Demokrasi Kültürünü Baltalıyor (I)[1]

Tarihçi Enzo Traverso’ya göre, İsrail destekçileri tarafından Gazze’deki sivillere uygulanan toplu katliamı meşrulaştırmak için Holokost’un sık sık dile getirilerek kötüye kullanılması, küresel demokrasi kültürü için büyük bir tehlike arz ediyor.

Oryantalizmin globalleşen yirmi birinci yüzyılda artık geçerli olmadığını düşünenler büyük bir yanılsama içindedir. Edward Said’in kırk yılı aşkın bir süre önce ortaya koyduğu oryantalist yaklaşımı bugün bile her yerde görmek mümkün. 

Ahlak ve medeniyet tehlikedeyken herhangi bir tartışmanın olamayacağını söyleyen liderler, İsrail’e sonsuz desteklerini Binyamin Netanyahu’ya sunmak için adeta hacca gidercesine Tel Aviv’e gittiler. Bu geleneksel söylemlerinin Batı kamuoyunda açlık ve çocuk katliamı gibi trajik olaylarla derinden sarsıldığı bir dönemde bile liderler, İsrail’in kendini savunmak zorunda kalan mağdur statüsünü kabul ettirme çabasıyla uzlaşı ve insanı yardım çağrılarında bulundular.  

On yıllardır süren saldırılara karşı Filistinlilerin kendini savunma hakkından ise kimse bahsetmiyor. İsrail, her türlü insani ve tıbbi yardımın Filistin’e ulaşmasını engellerken (birkaç istisna dışında) Batı hükümetleri bu soykırımcı güce malî ve askerî desteklerini sürdürüyor.

7 Ekim’in ardından hoşgörü sınırı git gide yükseldi ve katledilen çocuklar sayılmaz oldu. Hamas, aralarında sekiz yüz sivilin de bulunduğu bin iki yüz İsrailliyi öldürürken İsrail ordusu Tzahal[2] bugüne kadar otuz üç binden fazla Filistinliyi öldürdü ve öldürülenler arasında Hamas savaşçılarının sayısı beş bin bile değildi.

Her şey sırasıyla planlanmıştı: yolların, okulların, üniversitelerin, hastanelerin, müzelerin, anıtların ve hatta mezarlıkların buldozerlerle silinmesi; su, elektrik, gaz, yakıt, internet kesintisi; yerinden edilmiş insanların yiyecek ve ilaca erişiminin engellenmesi; Gazze’de yaşayan 2,3 milyon insanın 1,5 milyondan fazlasının yeniden bombalanarak sınırın güneyine tahliye edilmesi; hastalıklar ve salgınlar... Hamas’ı ortadan kaldıramayan Tzahal, Filistin aydınlarını hedef almaya başladı: akademisyenler, doktorlar, teknisyenler, gazeteciler, aydınlar ve şairler…

Batı’nın kurduğu uluslararası düzeninin ürünlerinden biri olan Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı, Gazze’deki Filistin halkının organize ve acımasız bir katliama maruz kaldığını, en temel hayatta kalma koşullarından yoksun bırakıldığını duyurdu. İsrail’in Gazze’deki savaşı soykırım özellikleri gösteriyor. Oryantalizm, Aydınlanma’nın hukukî mirasını geride bırakıyor.

Avrupa’nın Kalesi

Oryantalizm doğduğunda Yahudiler; Batı’nın dışlanmış, aşağılanmış, küçümsenmiş ve genellikle kenara itilmiş nankör misafirleriydi. Önde gelen Yahudiler bile damgalanarak dışlandı ve medeniyetsiz sonradan görmeler olarak görüldü. Yahudiler, Avrupa’nın eleştirel bilincinin tecessüm etmiş haliydi.

Günümüzde color line’ı[3] aşan Yahudiler, bir zamanlar onları küçümseyen ve onlara zulmedenlerin sevdiği ve övdüğü, sözde Yahudi-Hıristiyan medeniyetinin bir parçası haline geldiler. Avrupa’da antisemitizmle mücadele; tüm post-faşist ve aşırı sağ hareketlerin, eski antisemitik önyargılarından bile kurtulmadan, “İslami barbarlığa” karşı savaşmaya hazır bir şekilde, altında birleştiği bir bayrağa dönüştü. 

İsrail’in ruhanî atası Theodor Herzl, 1896’da yayınladığı ve Siyonizm’in kurucu metni olan Yahudi Devleti’nde gelecekteki devleti “Avrupa’nın Asya’ya karşı kalesi, barbarlığa karşı medeniyetin nöbetçisi” olarak tanımlar. Bu tanım 2024’e geldiğimizde geçerliliği hala koruyor olsa da Netanyahu, Herzl’in yüz yıl önce gördüğünden çok daha fazla saygı görüyor ve sözü geçiyor. Herzl bazı Avrupalı ​​güçlerin yardımı için yalvarmışken Netanyahu Avrupalılara karşı kibirli ve nankör görünmekten korkmuyor.

Onlarca yıldır uluslararası hukuku ihlal eden İsrail bugün ABD ve birçok Avrupa ülkesinin sağladığı silahlarla Gazze’de soykırım gerçekleştiriyor. ABD ve Avrupa, savaşı birkaç gün içinde durdurabilecek güce sahip olsalar da onların bir parçası olan bu savaş suçlusu, yozlaşmış, aşırı sağ hükümete olan desteklerini çekemeyeceklerinden uzlaşı talep etmekle yetiniyorlar.

Bütün Batılı medya organları, bir tarafın tarihini öven ve diğer tarafın hikayesini görmezden gelen arsız Siyonist söylemi tereddüt etmeden benimsedi. Said’in belirttiği üzere İsrail; ABD ve Avrupa tarafından hiçbir zaman bir devlet olarak muamele görmemiş, yüksek ahlaki ilkeler uğruna en kötü suiistimalleri meşrulaştırabilmek için içselleştirdikleri “bir idea veya bir çeşit tılsım” olarak görülmüştür.

Onlarca yıldır süren askeri işgal, taciz ve şiddet; tehdit altındaki bir devletin meşru müdafaası olarak kabul edilirken Filistin direnişi antisemitik nefretin bir yansıması olarak kabul edildi. Oryantalist yaklaşımla yeniden yazılan Yahudi tarihi, sonunda hak edilen kurtuluşa ulaştıran uzun bir çile olarak kaydedilirken Filistinliler tarihi olmayan bir halka dönüştü.

Devletin Varlık Nedeni

Gazze soykırımına karşı gösterilere katıldıkları için birçok ABD üniversitesinde kara listeye alınan ​​ya da yaptırım tehdidiyle karşı karşıya kalan öğrenciler, Filistin’e destekleri nedeniyle ana akım medyanın büyük bölümünde “kuduz antisemitistler” olarak gösterildi. Almanya ve İtalya’da gösteriler vahşice bastırılırken Fransa başbakanı Gabriel Attal ise Filistin destekçisi aktivistlere karşı sert önlemler alınacağını duyurdu.

Holokost, Avrupa Birliği’nde bir sivil din olarak ritüellerle kutlanırken İsrail’in güvenliğinin sağlanması, Angela Merkel ve Olaf Scholz’un açıklamalarıyla da tasdik edildiği üzere, Almanya Federal Cumhuriyeti’nin “Staatsraison”u[4] kabul edildi. Günümüzde Almanya Holokost’u, Gazze’deki Filistinlilere yönelik katliamı meşrulaştırma amacıyla kullanır hale geldi ve 7 Ekim’den sonra Filistin için yapılan her türlü dayanışmaya karşı ülkede bir cadı avı havası hâkim oldu.

Amerika Birleşik Devletleri’nde pek çok Yahudi’nin Filistinlilere yapılan katliamı kınamak için seslerini yükseltip “#NotInMyName”[5] hareketine katılması; Almanya’daki durumun, genel eğilimin yalnızca ani ve kontrolsüz ifadesi olduğunu kanıtlar nitelikteydi. 

Staatsraison”a yapılan atıflar, ahlakî ve politik belirsizliğin zımni kabulü olarak hem ilginç hem de açıklayıcıdır. Her siyaset bilimi uzmanının bildiği bu kavram, siyasal iktidarın karanlık ve gizli taraflarından birini hatırlatır. Terimin kendisi yazılarında yer almasa da genellikle Niccolo Machiavelli’nin düşüncesiyle özdeşleştirilen raison d’état, devlet güvenliğinin üstün gerekleri adına hukukun çiğnenmesi anlamına gelir. 

Ölüm cezasının olmadığı devletlerde istihbarat teşkilatlarının sosyal ve siyasi düzeni tehdit eden kişilerin infazında dayandıkları nokta raison d’état’dır. Machiavelli’den Friedrich Meinecke ve Paul Wolfowitz’e kadar, raison d’etat bir “istisna durumuna”, kendi yasalarını çiğneyen bir devletin ahlak dışı yönüne gönderme yapar. Raison d’état’nın arkasında demokrasi değil Guantanamo[6] vardır.

Dolayısıyla Almanya, Staatsraison’a başvurarak İsrail’i desteklediğinde, politikasının ahlak dışı olduğunu zımnen kabul etmiş olur. Bugün Almanya’nın İsrail’e koşulsuz desteği, uzun yıllardır, özellikle 1980’lerin ortasındaki Historikerstreit’ten[7] sonra inşa edilen demokratik kültür, pedagoji ve hafızadan feragat etmesi demektir. 

Bu politika, Berlin’in kalbinde yer alan ve artık ıstıraplı bir tarih bilincinin ve hatırlamanın erdemlerinin ifadesi olarak değil, ikiyüzlülüğün etkileyici bir simgesi olarak karşımıza çıkan Holokost Anıtı’na karanlık bir gölge düşürüyor.

Adaletin Yaptırımı

1921’de Fransız tarihçi Marc Bloch, savaş zamanında yalan haberlerin yayılması üzerine ilginç bir makale yazdı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, Belçika’nın işgalinden hemen sonra, Alman gazetelerinin inanılmaz zulümlerle ilgili nasıl sayısız haber yayımladığını fark eden Bloch, “Yalan haber her zaman, doğumundan önceki kolektif temsillerden doğar” diyerek şu sonuca varır: “Yalan haber, ‘ortak bilincin’ kendi özelliklerini düşündüğü aynadır.”

7 Ekim’deki Hamas saldırısından sonra Batı gazetelerini okuyan tarihçiler tuhaf bir déjà vu yaşamıştır. Ancak bu sefer en eski antisemitik mitolojiler Filistinlilere karşı kullanılıyordu. Bloch, yalan haberlerin ve efsanelerin her zaman “insanlığın hayatını doldurduğunun” altını çizer. Pek çok engizisyon ve antisemitizm tarihçisi, Orta Çağ’dan son Çarlık Rusya’sına kadar “kurban etme” mitinin oynadığı rolü anlatmıştır. Yahudilerin, kanlarını dini amaçlarla kullanmak için Hıristiyan çocukları öldürdükleri söylentisi, bir pogrom gerçekleşmeden önce geniş çapta yayılmıştı.

7 Ekim’den sonra, birçok prestijli ve sözde ciddi gazete de dahil olmak üzere çoğu Batı medyası, Hamas savaşçıları tarafından hamile kadınların karnından çocuklarının alınarak kafalarının kesildiği veya fırınlara konduklarına dair haberler yayınladı. İsrail ordusunun yarattığı bu efsaneler hemen kanıt olarak kabul gördü ve hem Joe Biden hem de Antony Blinken bunları konuşmalarında tekrarladı. Birkaç hafta sonra ortaya çıkan, haberlerin gerçek olmadığının kanıtlarıysa fısıltı olarak kaldı. Bloch efsanelerin kendi kendilerini gerçekleştirdiğini söyler: “Bir hata, kan dökülmesine neden olduğu anda geri dönülemez bir şekilde gerçek olarak kabul edilir.”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi kamplarına sürülen birçok komünist Direniş savaşçısı, Sovyet gulaglarının varlığını inkâr ettiler. Güçlü bir önermeyi derinden içselleştirmişlerdi: SSCB sosyalist bir ülkedir, sosyalizm özgürlük demektir, dolayısıyla orada toplama kampları var olamaz ve bu, ABD propagandasının bir ürünü olmalıdır.

Benzer bir inkâr, bugün Holokost’un küllerinden doğan İsrail’in soykırım yapamayacağına inanan insanlar arasında da görülür. Onların gözünde İsrail, gerçek bir demokrasi örneğidir ve Filistin topraklarının işgali, hayatî bir tehdide karşı zorunludur. İnananlar kendilerine, inançlarını rahatsız etmeyecek bir gerçeklik yaratırlar. Siyonist ideolojiye derinden bağlı olanlar da Stalin’e bağlı olanlardan pek farklı görünmüyor.

Batılı medya kuruluşları da yalanlar yayarak bu önyargıya alan açarlar. Oryantalizm; efsanelerin, inkarların ve yanlış haberlerin doğduğu yerdir. Gerçeği tersine çevirerek İsrail’i zalimden kurbana dönüştüren bu paradoksal anlatıya göre Hamas, İsrail’i yok etmek ister; antisiyonizm antisemitizmdir ve İsrail’in var olma hakkını inkâr etmektedir; antikolonyalizm sonunda Batı karşıtı, kökten dinci ve antisemitik yüzünü göstermiştir.

Antisemitizm bu kadar gösterişli bir şekilde yanlış anlaşıldıktan, biçimi bozulduktan, silah haline getirildikten ve önemsizleştirildikten sonra antisemitizme karşı mücadele giderek daha zor hale gelecektir. Evet, Holokost’un önemsizleştirilmesi tehlikesi gerçektir: Holokost’un hatırasını kullanarak yürütülen soykırımcı savaş, bu hatıraya yalnızca zarar verir ve onu itibarsızlaştırır. Bir sivil din olarak Shoah’nın[8] hatırası -insan haklarının, ırkçılık karşıtlığının ve demokrasinin kutsallaştırılması- tüm pedagojik erdemini yitirir.

Geçmişte bu “sivil din”, Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerden Ukrayna’daki Holodomor’a, Ruanda’daki Tutsi soykırımına kadar diğer suçların ve soykırımların hafızasını inşâ etmek için bir paradigma görevi gördü. Eğer bu hafıza, Davut Yıldızı takan bir ordunun yaptığı soykırımla özdeşleştirilecek olursa sonuçları çok yıkıcı olur.

Holokost’un hatırası onlarca yıldır, ırkçılık ve sömürgecilik karşıtlığının itici gücü olarak her türlü eşitsizlik, dışlama ve ayrımcılığa karşı mücadelede kullanıldı. Bu hafıza paradigması bozulursa her şeyin eşdeğer olduğu, kelimelerin değerini yitirdiği bir dünyaya girmiş oluruz. Sadece bir hukuk sistemi değil, aynı zamanda bir kültür, bir hafıza, bir tarih mirası olarak demokrasi anlayışımız zayıflar. Gerileyen antisemitizm ise büyük bir ihtişamla yükselir.

Gazze Katliamı Demokrasi Kültürünü Baltalıyor (II)

Çaresizliğin Gücü

7 Ekim’deki Hamas saldırısı dehşet verici ve travmatikti. Böyle olması amaçlandı ve hiçbir şey bunu haklı çıkarmaz. Ancak sadece kınanmamalı, aynı zamanda yorumlanmalıdır; hatta ne efsanevi hale getirilmeli ne de şeytanî dehşetle çevrelenmelidir.

Amaç ve araç arasındaki diyalektik üzerine eskiden beri tartışılır. Eğer amaç mazlum bir halkın kurtuluşuysa, böyle bir hedefle bağdaşmayan araçlar da olabilir: Özgürlük, sivilleri öldürmekle bağdaşmaz. Ancak hukuka aykırı, insanlık dışı ve kabul edilemez bir işgale karşı meşru mücadele sırasında bu amaçla bağdaşmayan uygunsuz ve aşağılık yöntemlere başvurulmuştur.

7 Ekim, onlarca yıldır süren işgalin, sömürgeleştirmenin, baskının, aşağılamanın ve günlük saldırıların dramatik bir sonucuydu. Yapılan barışçıl protestoların tümü kanla bastırıldı, Oslo Anlaşmaları[9] İsrail tarafından sürekli ihlal edildi ve son derece güçsüz olan Filistin yönetimi, Batı Şeria’da İsrail ile iş birliğine girerek Tzahal’ın bir parçası haline geldi. İsrail, Filistinlilerin sırtından barış müzakeresi adı altında Arap devletleriyle anlaşmayı planlıyordu ve liderleri Batı Şeria’daki kolonileri daha da genişletmeyi amaçladıklarını kabul etmişti.

Aniden Hamas harekete geçti. Hamas’ın saldırısıyla İsrail’in kendi sınırları içinden gelecek olası saldırılara karşı ne kadar savunmasız olduğu ortaya çıktı. Hamas aracılığıyla Filistinliler acı çekmekle kalmayıp saldırabileceklerini de göstermiş oldu. Filistin’in şiddetinde çaresizliğin gücü görülür. Burada asıl konu bu çaresizliği paylaşmak değildir, gerekli olan şey bu çaresizliğin kökenlerini anlamaktır. 

Bugüne kadar bunu anlamaya yönelik her türlü çaba, mutlak ve sarsılmaz bir kınamayla karşılaştı ve Hamas’ın saldırısından çok daha ölümcül bir savaşı meşrulaştırmak için bir bahane haline getirildi. Bu Hamas’ın, özellikle Batı Şeria’daki genç Filistinliler arasındaki baskıcı otoritesine indirgenemeyecek popülerliğini ve desteği anlamamızı sağlıyor.

Sivil halkı öldürmek ve yaralamak, Filistin davasına zarar veriyordu. Ancak bu eylem araçlarının kaçınılmaz olarak kınanması, İsrail işgaline karşı Filistin direnişinin, silahlara başvurmayı ima eden bir direnişin meşruluğunu sorgulatamaz. Terörizm, asimetrik savaşlarda sıklıkla yoksulların silahı olmuştur. Hamas, klasik “partizan” tanımına iyi uyar: güçlü bir ideolojik motivasyona sahip, kökleri bir toprağa ve kendisini koruyan bir nüfusa dayanan düzensiz bir savaşçı.

Hamas güç dengesini sağlamak için rehin alırken İsrail ordusu tarafından aralarında gençlerin ve çocukların da bulunduğu savaşçıların aile üyeleri dahil olmak üzere esir alınanlar herhangi bir yargı faaliyeti olmaksızın aylarca hatta yıllarca tutuklu kalıyor. Hamas roket atarken İsrail’in askeri operasyonları sırasında “ikincil hasar”[10] oluşuyor. Hamas’ın terörü İsrail’in devlet terörüne yönelik bir karşı duruştur. Eğer terörizm asla kabul edilemez bir şeyse ezilenlerin terörü genellikle zulmedenin terörü tarafından tetiklenir ki bu da daha da kötüdür.

Jean Améry, Naziler tarafından Breendonck kalesinde bir Direniş savaşçısı olarak işkence gördüğünde, “bir insanın, kendisine zulmedenin, yüzüne yumruk atarak insan onuruna toplumsal bir şekil vermek” istediğini yazmıştı. 1969’da belirttiği üzere, en zorlu görevlerden biri; kısır, intikam dolu şiddeti özgürleştirici devrimci şiddete dönüştürmekti. Frantz Fanon’un çalışmaları üzerinden geliştirdiği argümanları uzun bir alıntıyı hak ediyor:

“Özgürlük ve haysiyetin kendileri olabilmeleri için şiddet yoluyla elde edilmeleri gerekir. Tekrar: neden? Fanon’un kaçındığı, dokunulmaz ve aşağılık intikam kavramını burada kullanmaktan korkmuyorum. İntikamcı şiddet, baskıcı şiddetin tersine, olumsuzlukta, yani acı çekmede eşitlik yaratır. Baskıcı şiddet eşitliğin ve dolayısıyla insanın reddidir. Devrimci şiddet son derece insanidir. Bu düşünceye alışmanın zor olduğunu biliyorum ama bunu en azından spekülasyonun bağlayıcı olmayan alanında değerlendirmek önemlidir. Fanon’un metaforunu genişletecek olursak: ezilenlerin, sömürgeleştirilenlerin, toplama kampı mahkumlarının, hatta belki de Latin Amerika’daki ücretli kölelerin insan olabilmesi için zalimin ayaklarını görebilmesi gerekir; böylece paradoksal olarak, bu rolde insan olmayan zalim de ancak bu yolla bir insan olabilecektir.”

Nehirden Denize

7 Ekim ve Gazze savaşı, Oslo Anlaşmalarının başarısızlığının üzerine mührü vurmuştur. İki egemen devletin bir arada yaşamasına dayalı kalıcı bir barışın temelini atmak şöyle dursun, bu anlaşmalar İsrail tarafından derhal ihlal edildi ve Batı Şeria’nın sömürgeleştirilmesinin, Doğu Kudüs’ün ilhak edilmesi ile yozlaşmış ve itibarsız Filistin Yönetiminin izole edilmesinin dayanağı haline geldi.

Oslo Anlaşmalarının başarısızlığı iki devletli projenin sona ermesine işaret ediyor. Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından -hiçbir Filistinli temsilciye danışmadan- hâlâ muğlak bir şekilde bölgenin savaş sonrası yeniden değerlendirilmesi düşünülüyor; bugün bu, aslında İsrail askeri kontrolü altında bir veya iki Filistinli Bantustan[11] anlamına geliyor. İki devlet hipotezi imkânsız hale geldi, ancak Gazze’deki soykırım savaşı koşullarında iki uluslu bir devlet de pek mümkün görünmüyor.

Yirmi yıl önce Edward Said, Yahudi ve Filistinli vatandaşlara tam eşitliği garanti edebilen iki uluslu, laik bir devletin barışa giden tek olası yol olduğunu düşünüyordu. Bugün dünyanın dört bir yanından (çok sayıda Yahudi dahil) milyonlarca protestocunun benimsediği “Nehirden denize özgür Filistin” sloganının anlamı budur, her ne kadar ana akım medyanın çoğu bunun antisemitik olduğunu düşünmekte ısrar etse de.

“Bugün söz konusu olan İsrail’in varlığı değil, Filistin halkının hayatta kalmasıdır.”

Elbette İsrail-Filistin’in geleceğine orada yaşayan halk karar vermeli. Ancak kendi kaderini tayin etme hakkı, bazı tarihî dersleri göz ardı etmemelidir. Bugün iki devletli bir çözüm ancak etnik gruplar arası mübadele yoluyla işe yarayabilir. Yine de aynı sayıda Yahudi ve Filistinlinin paylaştığı bir toprakta bu mantıksız bir çözüm olacaktır.

Filistin’in gerçek anlamda egemen bir devlet olarak kurulduğunu varsayalım ki bu oldukça ihtimal dışıdır, bu uzun vadede tatmin edici olmayacaktır. İslami bir devletin yanında Siyonist bir devlet, kültürler, diller ve inançlar arasında herhangi bir diyaloğa veya alışverişe ev sahipliği yapamayacak tarihsel bir gerileme olacaktır. Yirminci yüzyıl Orta Avrupa ve Balkan tarihinin bize gösterdiği gibi, bu bakış açısı trajediyle sonuçlanacaktır.

Bu nedenle pek çok kişi, Yahudilerin ve Filistinlilerin eşit temelde bir arada yaşayacağı iki uluslu bir devleti tek çözüm olarak görüyor. Bugün bu seçenek uygulanamaz gibi duruyor olsa da uzun vadede düşünürsek mantıklı ve tutarlı görünüyor. 1945 yılında Almanya, Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’yı bir araya getirerek bir Avrupa Birliği kurma fikrinin de tuhaf ve naif olduğu düşünülüyordu. Tarih, terk edilen ve geriye dönüp bakıldığında aptalca görünen önyargılarla doludur. Bazen trajediler yeni perspektiflerin açılmasına hizmet eder.

Yirmi yıl önce Said endişeyle şu soruyu sordu: “Apartheid’in kötülüklerine karşı açık ve net bir şekilde konuşan Güney Afrika’daki Nadine Gordimer, Andre Brink ve Athol Fugard gibi beyaz yazarların İsrailli muadilleri nerede?” Bu sessizlik bugün de aynı derecede sağır edici, yalnızca birkaç izole ses tarafından bozuluyor. Ancak durum kökten değişti. İsrail kendisinin savunmasız olduğunu ve her şeyden önce yıkıcı öfkesiyle her türlü ahlaki meşruluktan yoksun olduğunu ortaya koydu.

Filistin davası, başta gençler olmak üzere Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki geniş halk kitlelerinin ve Küresel Güney’in[12] meselesi haline gelmiştir. Bugün söz konusu olan İsrail’in varlığı değil, Filistin halkının hayatta kalmasıdır. Gazze savaşı ikinci bir Nakba[13] ile sonuçlanırsa, İsrail’in meşruiyeti kalıcı olarak zarar görecektir. Bu durumda ne Amerikan silahları ne de Batı medyası ne de Alman Staatsraison’u, ne de yanlış anlaşılan ve ayıplanan Holokost anıları bunu telafi edebilecektir.


[1] İngilizceden çevirdiğimiz metin, 6 Nisan 2024 tarihinde “The Gaza Massacre Is Undermining the Culture of Democracy” başlığıyla Jacobin’deyayınlanmıştır.

[2]Tzahal”, İbranice’de ““İsrail Savunma Kuvvetleri” anlamına gelir. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), İsrail’in resmi askeri kuvvetleridir. İsrail’in bağımsızlığını kazanmasından sonra, 1948’de kurulmuştur. Tzahal; kara, hava ve deniz kuvvetlerinden oluşur ve İsrail’in savunma ve güvenliğinden sorumludur.  İsrail Savunma Kuvvetleri, sadece savunma amaçlı olarak değil, aynı zamanda terörle mücadele ve ulusal güvenlik operasyonlarında da faaliyet gösterir (ç.n.).

[3]Color line” terimi, genellikle ABD tarihinde kullanılan ve ırk ayrımcılığı ve ırkçılıkla ilgili bir konsepti ifade eder. “Color line”, siyah ve beyaz insanlar arasındaki sosyal, ekonomik ve siyasi ayrımları belirtmek için kullanılır (ç.n.).

[4] Belirli durumlarda devletin haklarının vatandaşların haklarından daha önemli olduğunu vurgulayan temel prensip, “devletin varoluş nedeni” (ç.n.).

[5] Protesto veya eleştiri amacıyla kullanılan “Not In My Name” ifadesi, bir kişinin veya bir grubun, bir eylemin veya politikanın kendileriyle özdeşleştirilmesini reddettiğini ifade eder. Bu ifade, özellikle de hükümetin veya bir kuruluşun yürüttüğü politikaların kişisel değerleri veya inançlarına aykırı olduğunu düşünmeleri, onların adına konuşulmasını veya temsil edilmesini kabul etmediklerini belirtmek için kullanılır (ç.n.).

[6] 11 Eylül 2001’de düzenlenen saldırıların ardından dönemin ABD Başkanı George W. Bush, “teröre karşı savaş” adı altında ABD istihbaratı tarafından çoğunlukla Orta Doğu ve Afrika’da terörle ilişkili oldukları iddiasıyla ele geçirilenlerin, ABD kanunlarının yargısal olarak sağladığı haklardan faydalanmamaları için Amerikan yargısının yetki alanı dışında sorgu hücreleri ve hapishaneler kurdu. Küba’da kurulan Guantanamo hapishanesi de işkencelerin, haksız tutuklamaların ve savunmasız infazların yaşandığı en büyük ve daha sonra tüm tutukluların nakledildiği yer oldu (ç.n.).

[7] Almanca’da “tarihçiler kavgası” anlamına gelen bu terim, özellikle Nazi dönemi ve Holokost hakkında yapılan tarihçi tartışmalarını tanımlamak için kullanılır. Tartışmalar, Almanya’nın tarih ve hafıza politikaları üzerinde Nazi dönemi ve Holokost hakkında toplumsal hafıza, tarih yazımı ve tarih eğitimi gibi konuları da içeren daha geniş bir çerçevede ele alınarak Almanya’nın tarihle yüzleşme sürecinde önemli bir dönemeç olarak görülmektedir ve toplumda Nazi dönemi ve Holokost hakkında daha derin bir anlayışın oluşmasına katkıda bulunmuştur (ç.n.).

[8] Yahudi soykırımını ifade eder. İbranice “büyük felaket” anlamına gelir (ç.n.).

[9] Oslo Anlaşmaları, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında 1993 ve 1995 yıllarında imzalanan bir dizi anlaşmayı ifade eder. Bu anlaşmalar, İsrail ve Filistin arasındaki barış görüşmelerinde bir dönüm noktası oluşturdu ve İsrail-Filistin çatışmasında çözüm için bir umut ışığı olarak görüldü. İlk Oslo Anlaşması, 1993’te, 13 Eylül’de Beyrut’ta, İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ve FKÖ lideri Yaser Arafat arasında imzalandı. Bu anlaşma, İsrail ve Filistin Yönetimi arasında bir geçiş dönemi oluşturmayı amaçladı ve Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde Filistin Özerk Yönetimi’nin kurulmasını öngördü. İkinci Oslo Anlaşması, 1995’te, 28 Eylül’de Washington D.C.’de imzalandı. Bu anlaşma, İsrail ve FKÖ arasında Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi’nin yetkilerini genişletmeyi ve daha fazla Filistin toprağının devrini öngördü. Ancak, Oslo süreci zaman içinde çeşitli engellerle karşılaştı ve sonuçta bir barış ve istikrar sağlayamadı. Ancak, Oslo Anlaşmaları, İsrail-Filistin barış görüşmelerinde önemli bir kilometre taşı olarak anılmaktadır (ç.n.).

[10] Yazar burada “collateral damage” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifade özellikle askeri operasyonlar veya çatışmalar sırasında kullanıldığında, asıl hedefin dışında kalan ve istemeden zarar gören sivil kişileri, altyapıyı veya mülkleri ifade etmek için kullanılır. (ç.n.)

[11] Bir devlet içinde kâğıt üzerinde özerkliğe sahip ancak ekonomik açıdan bağımlı ve güçten yoksun etnik bölge anlamında kullanılır (ç.n.).

[12]Global South” terimi, genellikle küresel kalkınma ve ekonomik güç dengesi bağlamında kullanılan bir kavramdır. Asya, Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu’da bulunan genellikle ekonomik olarak daha az gelişmiş veya gelişmekte olan, büyük bir kısmı eski sömürgelerden oluşan ülkeleri ifade eder. Bu bölgeler; düşük gelir seviyelerine, sınırlı altyapıya, yetersiz sağlık hizmetlerine, eğitime erişimde zorluklara ve diğer gelişmişlik göstergelerinde zorluklara sahiptir. Bu terim aynı zamanda bu ülkelerin, kalkınma hedeflerine ulaşmak ve küresel güç dengesini değiştirmek için birlikte hareket etme potansiyeline de atıfta bulunur (ç.n.).

[13]Nakba”, Arapça bir kelime olup “büyük felaket” veya “trajedi” anlamına gelir. Filistinliler arasında ve Arap dünyasında, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında ve sonrasında Filistin’in bölünmesi ve İsrail devletinin kurulmasının ardından yaşanan toprak kaybı, yerinden edilme ve mültecileştirilmeyi ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Nakba, Filistinlilerin hafızasında derin bir yaraya işlemiş ve Filistin ulusal kimliğinin merkezi bir parçası haline gelmiştir. Bu olay, Filistin’de ve dünyada her yıl 15 Mayıs’ta anılmaktadır (ç.n.).

Kategoriler
Kategori yok
← Ana sayfaya dön