İran ve ‘Olağanüstü Hal’ Kavramı
Görünüşe göre sonu gelmeyecek bir savaş dönemine girmiş bulunuyoruz. Amerika’nın ilan edilmemiş savaşı “Destansı Öfke Operasyonu” (İran’a karşı gerçekleştirilen saldırıya verdikleri isim) ve İsrail’in yeni katliam kampanyası, komünizmin çöküşünden sonra “tarihin sonu”nu görenlerin müjdelediği “kozmopolit düzen” modelinin yerini almıştır. Kant ve Habermas'ın “ebedi barış”ı, “ebedi savaş ve tehdidi” ile yer değiştirmiştir. “Küresel bir olağanüstü hal” içinde yaşıyoruz. Böyle bir durumda yönetişim, askeri stratejiler ve silahlanma; kapitalizmin ihtiyaçlarıyla yakından bağlantıldır. Yüzyılın başında, büyük güçlerin saldırıları, işgalleri ve bölgelerle devletlerin neo-kolonyal işgali, “haydut devlet” ve “başarısız devlet” gibi ideolojik terimlerle meşrulaştırılırdı. Bugün, bu terimlere yapılan atıflar sınırlı kalıyor.
Trump Venezuela ve İran'a saldırıyor, İsrail'e herhangi bir özel açıklama veya makul gerekçe olmaksızın her türlü yardımı sağlıyor. Okul bahçesindeki şımarık bir çocuk gibi övünüyor, erkekliğini ve gücünü sergiliyor. “Liberal hukukun üstünlüğü” ve kozmopolitizmi retorik olarak destekleyen bir devletin bu tür politikalarını nasıl açıklayabiliriz? Yaklaşık altmış yıldır, devasa savaş makinesine sahip ABD, Vietnam ve Afganistan’dan Irak’a kadar savaşları kaybediyor. Saygon veya Kabil’den ayrılan son askeri helikopter, bu devam eden başarısızlığın sembolüdür. Fakat bu askeri yenilgiler, ABD'nin uluslararası güç ve sermaye dağılımındaki daha geniş çaplı bir başarısızlığını sembolize ediyor. İşte burada olağanüstü halin yararı devreye giriyor. İktidar ya da hükümdar, kanunların askıya alınmasını, olağan dostane ilişkilerin ortadan kaldırılmasını, saldırıları ve suikastları açıklamak ya da gerekçelendirmek zorunda kalmıyor. Carl Schmitt'in dediği gibi: Venezuela veya İran'a yönelik saldırılar gerçekleştiren muktedir, bunu olağanüstü hâl ilanıyla yaparak bir yandan da herkese, hükümdarın kim olduğunu hatırlatmak istiyor.
Bu, yıkılmakta ve çürümekte olan bir imparatorluğun son zar atışı veya yerli izleyicileri için sergilediği bir reality showgibi geliyor. Baudrillard'ın sözleriyle ifade etmek gerekirse Gazze, Venezuela ve İran, Trump'ın sürekli televizyonda görünmesi ve Truth Social'da tutarsız mesajlar yazması için yaratıldı. Bu, Amerikalılar için gerçeklikten daha önemli olan imaj için, reality şov için yapıldı. Ancak Filistinliler ve İranlılar için söz konusu olan televizyondaki bir görüntü değil, sadece ölüm, yıkım ve toplumsal çöküş.
Uluslararası Kurumlar
2010'ların ortalarına kadar, BM bünyesindeki uluslararası kurumsal sistem ve ABD'nin denetimi ve hakimiyeti altındaki temel uluslararası hukuk hala mevcuttu. Bugün ise, Trump'ın sürekli saldırı ve savaşlarını yönettiği “Barış Komitesi” ile değiştirdiği BM başta olmak üzere uluslararası kurumlar kenara itilmiştir. Ancak bu gülünç diktatörler ve Trump'ın dalkavuklarından oluşan komite kurulmadan önce ABD, altmış uluslararası kuruluş ve antlaşmadan zaten çekilmişti. Bunlar arasında Dünya Sağlık Örgütü, Paris İklim Anlaşması, BM İnsan Hakları Konseyi, UNESCO, CEDAW ve Uluslararası Ceza Mahkemesi de vardı. Ancak uluslararası kuruluşlar Trump'tan önce de kötü işliyordu, uluslararası hukuk ise itibarsızlaşmıştı. Bu konunun ilgilileri olup biteni bilmelerine rağmen ya gizliyor ya da aksini iddia ediyorlardı. Neden?
Putin'in Ukrayna'yı işgali, İsrail'in Gazze'yi işgali, Trump'ın Venezuela ve İran'ı işgali, Maduro'nun kaçırılması ve Humeyni ile İran liderliğinin bir kısmının suikastı, başta Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2 (4) maddesi olmak üzere çeşitli uluslararası hukuk kurallarını ihlal etti. Şart, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin onayıyla veya meşru müdafaa durumlarında güç kullanımına izin vermektedir. Ne Venezuela ne de İran ABD'ye saldırı hazırlığında ya da saldıracak durumda idi. Bu nedenle işgal, başka bir devlete karşı “saldırı ve haksız güç kullanımı suçu” idi, ki bu Nürnberg Mahkemesi kararlarına göre en ciddi uluslararası suç olarak tespit edilmiştir. Uluslararası hukukun bu ihlalleri, Türkiye’nin Kıbrıs’ı, ABD’nin Irak’ı, Putin’in Ukrayna’yı işgalini meşrulaştırıracak ve Tayvan’a saldırmaya karar verdiğinde Çin tarafından emsal olarak kullanılacaktır. Başka bir deyişle, Trump'ın “Putinleşmesi” söz konusudur. Ukrayna'nın işgali Uluslararası Adalet Divanı tarafından kınandı, Uluslararası Ceza Mahkemesi Putin ve Netanyahu için tutuklama emri çıkardı. Ancak her ikisi de özgür, seyahat ediyor ve arkadaşlarıyla buluşuyor. Netanyahu ABD'ye gidip geliyor. Oluşturulan emsal Grönland, Panama veya Küba'da tekrarlanabilir.
İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, uluslararası hukuk gerçekçi pragmatizm ile hukuksal şekilcilik arasında gidip gelmiştir. Gerçekçi uçta, uluslararası hukuk kutsal bir metin değildir; tek bir doğru cevap vermez. Tartışmalar yürütmek için “profesyonel bir kelime dağarcığı” sağlar. Diğer liberal uçta ise, uluslararası hukuk kuralları gelişmiştir. Bu hukuk, siyasetten farklıdır ve iktidara ve iktidar sahiplerine kısıtlamalar ve sınırlamalar getirir. Kuralları iç tutarlılık ve uyum içindedir; büyük güçler tarafından ihlal edilmesi hukukun zayıflığından değil, tam uyumu engelleyen olumsal siyasi etkenlerden kaynaklanmaktadır. Peki, liberallerin ve uluslararası hukuk profesörlerinin yemin ettiği gibi, uluslararası ilişkileri düzenleyen bir uluslararası hukuk düzeni var mı? Ne yazık ki Ukrayna, Filistin, Venezuela, İran, Yunanistan gibi zayıf devletler için durum böyle değil.
Uluslararası Hukuk
Uluslararası hukuk, tüm kritik konularda ulusal hukuktan farklıdır. Yumuşaktır, uyumu devletlerin iyi niyetine bağlıdır; normları, devletlerin geri çekebilecekleri rızalarının ürünüdür. Bir dünya hükümeti veya yasama organı, onu yorumlayacak mahkemeler ve onu uygulayacak kolluk kuvvetleri yoktur. Bunu yakın zamanda, Rusya ve İsrail'in saldırılarına son verilmesini emreden Uluslararası Adalet Divanı kararlarında gördük. Bu kararlar, daha öncekiler gibi Putin ve Netanyahu tarafından çöpe atıldı. Uluslararası hukuk, bugün sıkça duyduğumuz, çoğu zaman hiçbir şey söylemeyen veya banal ve basmakalıp sözleri tekrarlayan uluslararası ilişkiler yorumcularının tartışmalı analizlerine benziyor. Uluslararası hukukun en tanınmış profesörü Marti Koskenniemi'nin dediği gibi, “uluslararası hukukçu, felsefi ve politik açıdan naif olarak kabul edilir. O ya bir ütopyacı sosyalist ya da serbest piyasa kozmopolitizminin hayranıdır.” Solcu entelektüel Perry Anderson daha da ileri gitti: “Gerçekçi bir yaklaşımla, uluslararası hukuk tam anlamıyla ne uluslararasıdır ne de hukuktur.”
Risklerin en yüksek olduğu savaş, işgal veya ölüm gibi durumlarda uluslararası hukuk; dış politika, ekonomik değerlendirmeler ve askeri strateji gibi, hükümetlerin ve generallerin dikkate aldığı unsurlardan yalnızca bir başkası haline gelir. Kendi çıkarlarını desteklediğinde kullanılır, gerçek veya hayali kısıtlamalar yaratıyorsa reddedilir. İsrail hükümeti, Güney Afrika'nın İsrail'e karşı açtığı davada Uluslararası Adalet Divanı önüne çıktı ancak Netanyahu soykırım suçlamasını “saçma” olarak nitelendirdi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin İsrailli liderler hakkında tutuklama emri çıkarmaması gerektiğini, bunun zaten kendi eylemlerini etkilemeyeceğini belirtti. Biraz daha fazla veya biraz daha iyi adaletin bizi anlaşmazlıklardan, savaşlardan ve zulümlerden kurtaracağı fikri, uluslararası ilişkilerin ulvi yalanıdır. Eski bir deyiş olan “inter armes silent leges” (silahlar konuştuğunda, hukuk sessiz kalır) hala geçerlidir. Çatışmaları çözmek veya insancıllaştırmak için teknik bir araç olarak hukuk, güçlü taraf onu reddedene kadar işe yarar. Devletin gerekçesi konuştuğunda, hukuk sessiz kalır. Hukuk konuşmaya devam ederse, güçlüler onu susturacaktır.
Ancak bu madalyonun sadece bir yüzü. Uluslararası hukukun büyük bir kısmı, küresel kapitalizmin yasal altyapısını oluşturuyor. Ticaret ve finans hukuku, fikri mülkiyet hukuku, IMF ve Dünya Bankası hukuku, dünya çapındaki devletlere ve sınıflara haklar ve yükümlülükler, ayrıcalıklar ve kırılganlıklar dağıtarak toplumsal yaşamı düzenliyor. Koskenniemi'nin dediği gibi, “bunlar, hepimizin tabi olduğu yönetim biçiminin her yerde var olan ve son derece güçlü bir yönüdür”. Trump'ın “savaş gemileri, helikopterler ve petrol” politikası, uluslararası hukukun iki yönünü birleştirir: güçlülerin kamu hukuku ve zenginlerin özel hukuku. Yunanistan'da bu birleşimi deneyimledik. Euro krizi yıllarında askeri saldırı veya işgal yaşamadık. Ancak AB ve uluslararası özel hukuku, savaşa rakip olacak şekilde ülkeyi sarstı. Tanklar ve bankalar (veya Amerikan petrol şirketleri), kılıçlar ve sözler, şok ve dehşet...
İstisnanın Kurala Dönüşmesi
Uluslararası kurumlar ve uluslararası hukuk hala varlığını sürdürüyor ancak bunlar düzeni sağlayamıyor. Ukrayna, Gazze ve İran'daki savaşlar, küresel ve hatta nükleer bir tırmanışın hayaletini ortaya çıkarıyor. Geçmişte bu tür anlar, İngilizlerin küresel hegemonyasından Amerikan hegemonyasına veya Soğuk Savaş'tan kozmopolitizme geçiş gibi hegemonik bir dönüşümün işaretleri olarak görülüyordu. Ancak bugün savaş, ABD hegemonyasının daha da zayıflayacağının habercisi değil. Sadece istisnanın kural haline geldiği dönemi uluslararası hale getiriyor. Bu, devletler içinde bir süredir zaten yaşanıyor.[1] Pandemi, istisna durumunu bir yönetim biçimi haline getirdi. Bu, giderek askeri özellikler kazanan küresel bir prova oldu. Ekonomik yaşamın ve denetimin militarizasyonu, vatandaşlara ve politikacılara yönelik baskı ve gözetimin yoğunlaşması söz konusu. Ekonomik kalkınma giderek askeri ve güvenlik mantığıyla şekilleniyor. Ekonomi, silahlanma ve askeri gereksinimlerle koordine ediliyor (Avrupa’nın Yeniden Silahlanması sürecini hatırlayın), sosyal güvenlik “ulusal güvenlik” ile değiştiriliyor. Savaş ve sermaye arasındaki yakın ilişki, kapitalizmin tarihini karakterize eder. Modern tedarik zincirlerinin kökleri sömürgecilik ve köle ticaretine dayanır. Ancak, Sandto Mezzadra ve Michael Hardt'ın da belirttiği gibi, günümüzün küresel durumu, “jeopolitika” ile ekonominin giderek daha fazla iç içe geçmesiyle karakterize edilmektedir. Kapitalist sömürü ve birikimin olduğu alanlar, küresel çapta siyasi gücün dağılımı ile kesişmektedir. Lojistik, ulaşım ve limanların kontrolü, savaşların, yaptırımların ve ticaret müzakerelerinin temel özellikleridir.
“Olağanüstü hâl” toplumun tamamını militarize eder. “Liberal” kapitalizm, milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve cinsiyetçiliğe kolayca uyum sağlar. Yunanistan’da, Avrupa’nın her yerinde olduğu gibi muhalefet mitinglerine ve öğrencilere yönelik çevik kuvvet polisinin saldırıları, direnişin bastırılması ve geniş kapsamlı izleme, her türlü otoriteye itaat edilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Bakanlar mültecilere ve göçmenlere, kurtarma görevlilerine ve dayanışma aktivistlerine, feministlere ve aktif vatandaşlara saldırmaktadır. İsrail lehine sürekli propaganda, onun gücü ve askeri zaferleri hakkındaki küstahlık, savunmasız çocukları öldürse bile mahallenin zorbasını yücelten bir sefalet ortamı yaratır. Militarizm, ideolojik ve ırksal hiyerarşilere hizmet eder. İnsanların dışlanması ve zayıflara karşı savaşlar, sermayenin talepleriyle koordine edilen militarize bir yönetim yapısını destekler.
Olağanüstü halin bu uluslararasılaşmasına nasıl direnebiliriz? İçeride militarizasyona, yolsuzluğa ve ırkçı söylem ve eylemlerin yükselişine karşı geniş ittifaklar kurarak. Uluslararası alanda ise soyut evrensellik iddialarına değil maddi ve yerel özelliklere ve ihtiyaçlara dayalı bir kitle enternasyonalizmine geri dönerek. Filistin'deki dayanışma kampanyaları, İran'daki “kadın, yaşam, özgürlük” hareketleri veya Küba'ya yardım kampanyalarıyla bu şekilde birleşiyor. Olağanüstü hal ve savaşları tamamen durduramasak bile en azından bunların temellerini sarsmaya çalışabilir, daha genel bir toplumsal dönüşüm talebine geri dönebiliriz. Her ülkede kazanılan küçük zaferlerin, uluslararası direnişin ilerlemesine yardımcı olduğunu hatırlayabiliriz.
Yazının İngilizce orijinali 3 Mart 2026 tarihinde Critical Legal Thinking’de yayınlandı. Bkz.: https://criticallegalthinking.com/2026/03/03/iran-and-the-state-of-exception/
[1] Costas Douzinas, Olağanüstü Hâl (Elgar, 2024)