Küresel Kapitalist Savaşın Magması
Maurizio Lazzarato’nun “Neden Savaş?” ve “Yeni Bir Dünya Düzeninin Siyasal Koşulları” başlıklı makaleleri temel bir soruya, savaşın küresel kapitalizmde oynadığı yapısal role işaret ediyor. Eleştirel kuram bu soruyu görmezden gelmeye meyletmiş ve Lazzarato’nun gözlemlediği gibi bunun siyaset üzerinde felç edici etkileri olmuştur; “Savaşın ve iç savaşın eleştirel kuramdan dışlanması mevcut siyasal aczimizin dolaysız neticesidir.”[1] Nitekim Foucault savaş meselesinin bilgi üretiminden dışlanmasını tespit etmiş, eleştirel diyalogların uzun süredir “bilgi ve hakikatin hiçbir surette şiddetin, düzensizliğin ve savaşın tarafında bulunamayacağını” ve “yalnızca düzene ve barışa ait olacağını” varsaydığını yazmıştı.[2] Lazzarato ise Foucault’nun epistemolojik hattını takip etmek yerine savaşın görmezden gelinmesini bir başka somut tarihsel dışlamaya, “sınıf mücadelesinin, bir başka deyişle, devrimin” dışlanmasına dayandırıyor.[3] Lazzarato’ya göre savaş meselesi Marksist bütüncül değişim sorunsalını beraberinde getirir.
Savaş ve küresel kapitalizm arasındaki bağ zorlu bir açmaz barındırıyor. Lazzarato’nun ifadesiyle söz konusu açmaz küreselleşme dönemindeki savaşların sermaye mantığının ürünü olmalarına rağmen “yine de siyasal iktisadın eleştirisinin sunduğu kategorilerle anlaşılamaz” oluşudur.[4] Kapitalizmin tüm gezegende savaşlara yol açtığını biliyoruz ancak şiddetin üretken işlevini anlamak için kavramsal araçlardan yoksunuz. Lazzarato için söz konusu kuramsal başarısızlık Marksizmin eksiği değil, sınıf mücadelesi ve devrimci siyasetin terk edilmesinin neticesidir. Bu hatayı nasıl telafi edebilir ve sermayeyle savaşın iç içe geçmesini kuramsallaştırmaya nasıl başlayabiliriz? Lazzarato, Marx’ın ilksel birikim kuramını Carl Schmitt’in düşman ve hukuki düzenlerin ya da yeryüzünün nomos’larının tesisi kavramlarıyla diyaloğa sokmamızı önerir. Yalnızca bu tür bir diyalogla kendimizi siyasal mücadelenin bugünkü koşullarını kavrayabileceğimiz kuramsal araçlarla donatabiliriz.
Bununla birlikte, Lazzarato’nun şimdiki zamana dair anlatımının altını oyan bir çelişki söz konusudur. Temel mesele şudur, küresel savaş siyasal iktisadın eleştirisiyle anlaşılamazsa, onu kavramak için “ilksel birikim” ya da “sınıf mücadelesi” gibi temel materyalist kavramlara başvurmayı nasıl sürdürebiliriz? “Devrim”i eleştirel bir terim olarak değil harekete geçme çağrısı olarak kavradığımızda dahi onun varlık nedeni halen kuramsal bir paradigma olarak başarısızlığa uğramış üretim tarzı çerçevesince belirlenir. Dahası, Lazzarato’nun Schmittçi kategorileri geri çağırması hukuki düzenlerin tarihi üzerine düşünmeyi amaçlamaktan çok emek ve sermaye arasındaki bölünme meselesini yeniden düşünmeye hizmet eder. Lazzarato, kapitalizmin, ilksel birikimle ilintili olarak, mülk sahibi olan ve olmayanlar arasındaki asli ayrım üzerinde kurulduğuna ve özel mülkiyetin üretimden değil ele geçirme ve el koymadan neşet ettiğine dikkat çeker. Bu çerçevede Lazzarato’nun çözümlemesinde sermaye meselesi öncelik kazanır ve savaş indirgenemez bir hadise olarak değil; kapitalist düzenlerin oluşumunun bir koşulu yahut aşaması olarak ele alınır. Mantıksal problem de bu noktada ortaya çıkar çünkü Lazzarato materyalizmin kuramsal eksikliğini tespit ederken mevcut koşulları tarif etmek için bu çerçeveye sahip çıkmayı sürdürür.
Bu probleme işaret etmeden önce Lazzarato’nun saptamasındaki can alıcı hususu inceleyelim. İlk olarak Éric Alliez’le Wars and Capital (Savaşlar ve Sermaye) kitabında geliştirilen temel önerme, küresel savaşın Amerikan finans kapitali ve devlet iktidarı arasındaki karşılıklı bağımlılıktan türediğidir.[5] Amerika Birleşik Devletleri “finansal güce” bağlıdır ve askeri gücünü “dolarizasyonu” küresel ölçekte dayatmak için kullanmak zorundadır; böylece iktisat ve siyasetin “birbirinden ayrı ancak birbirine yakınsayan amaçlar güttüğü tek bir devlet-sermaye makinesi” meydana gelir. Finans, toplumsal ve doğal üretkenlikle beslendiği için içsel bir ilksel birikim mantığını beraberinde getirir ve daimi bir istisna hali temelinde küresel bir nomos kurar. Lazzarato’ya göre finansal borç ve savaş arasındaki bağlantı dolaysızdır:
ABD rantın fasit dairesinden çıkmaktan aciz olduğundan savaş sahip olduğu tek seçenektir. 2008 kadar erken bir tarihte bile Amerikan ekonomisinin finansal rantın üretimi ve bölüşümüne dayandığı apaçıktı. Bu da savaş peşinde olup onu yaymak, soykırımı finanse etmeyi ve meşrulaştırmayı sürdürmek, yeni faşizmleri her yerde iktidara getirmek demek.[6]
Lazzarato bir yandan bu bağı neoliberalizmle özdeşleştirdiğimiz çağdaş sürecin içine yerleştirir. Salvador Allende’nin 1973’te öldürülmesini bu finansal düzenin kurucu anı olarak, 2008 krizini ise bu bağı açığa çıkaran bir başka hadise olarak anar. Öte yandan, şiddet kullanımının neoliberal mantığı tahrip ettiğini ileri sürer ve şöyle der: “Pek çokları [neoliberalizm] faşizmler, savaşlar ve soykırımla öldürülmüşken onun yaşadığına inanır.”[7] Bu noktada bir kez daha finans ve savaş arasındaki bağı kurmanın kolay olmadığını gösteren bir başka mantıksal problemle karşılaşırız. Amerikan finansının kendi finansal koşullarını dayatmak üzere askeri çabalara gereksinim duyduğu önermesiyle; savaş edimlerinin, finans ve savaş üretimini başlatan ekonomik mantık olarak neoliberalizmin ta kendisinin imhasıyla sonuçlandığı önermesi birbiriyle çelişir. Netice, kendi finansallaşma mantığıyla tüm dünyayı yiyip bitiren finansal bir sistem, bir otofajidir. Başka şekilde ifade edecek olursak, neoliberalizm savaşa ihtiyaç duyar; ancak savaşlar onu bir yandan imha ederken aynı anda neoliberalizm sonrası bir dünyanın inşasına da katkı sunar.
Söz konusu çelişkiler arasında yol alabilmek için bu saptamanın işe yararlılığı hakkında somut sorular sormakla başlayabiliriz. Bu soruların başlıca ve apaçık olanı, dünyadaki tüm çatışmalara ABD finansal-askeri gücünün sebep olduğunu ifade etmenin yerinde olup olmadığıdır. Günümüzdeki çatışmaların çoğu yerel, bölgesel ve küresel iktisadi çıkarları her türden teolojik ve ideolojik ihtilafla harmanlayan karmaşık ve çok kutuplu bileşimler halinde görünmüyor mu? Uzlaştırılamaz sıkışmalar, en görünür olanları sayarsak, İsrail/Filistin, Ukrayna/Rusya, Suriye, Sudan ya da Orta Amerika’daki narko-savaşlara içkin bitmek bilmez çatışmalar boyunca uzanıyor görünmektedir. Daha az kaderci olacak olursak, küreselleşme çağındaki tüm düşmanlıkların aynı zamanda parayla ilgili olduğunu -Althusser’i yeniden ifade edersek, iktisadın son kertesinin o tek başına saatinin küresel savaşlarda ortaya çıktığını- pekala bilsek de finansın sabit mantığı her çatışmaya özgü somut çelişkileri pek de açıklamaz. Althusser’in “üstbelirlenim” ve “konjonktürlerin tekilliği” kavramları dahi olumsallıkların bu denli çoğalmasını kavrayacak denli esnek görünmemektedir.
Savaş ve finans arasındaki bağın bir diğer faydasız etkisi kaçınılamaz bir sömürü ve mutlak kontrol gerçekliğini varsaymasıdır. Savaşın bu biçimdeki eleştirisinin açmazı, mevcut durumu değiştirecek şiddet kapasitesini etkisiz hale getirmesidir çünkü savaşlar her zaman kapitalist ya da faşist olarak ortaya çıkarlar. Bu tür bir eleştiri bizi teslimiyetçi bir konuma yerleştirir. Bu bağlamda, Lazzarato’nun uygarlıkla ilgili kavramlara dönmesi ve Amerikan faşizmi Batı siyasal düşüncesinin gücünü zayıflatmışçasına Batı’nın “nihai alacakaranlığı”ndan söz etmesi semptomatiktir. Sonuç olarak savaş ve sermaye arasındaki bağ şu iki riski içerir: Birincisi, devlet-sermaye makinesinin gecesinde tüm ineklerin siyah olması gibi, tüm çağdaş savaşların birbirinin aynı göründüğü şeklindeki epistemolojik risk; ikincisi, yirmi birinci yüzyıla özgü güçleri yirminci yüzyıl faşizminin toptanlaştırıcı gözlükleriyle görmek şeklindeki siyasal risk.
Bununla birlikte, söz konusu çelişkiler Lazzarato’nun düşüncelerini yahut sermayenin Marksist eleştirisini bir kenara bırakmak için gerekçe olmamalıdır. Aksine, diyalektik bir hamleyle -ya da küresel savaşın gerçekliği kadar uyumsuz bir jestle- materyalizmin kuramsal noksanları, mevcut konjonktürdeki çatışmaların mantıktan yoksun dinamiklerinden kaynaklanır. Küresel kargaşa bizi daimi çatışmanın istikrarsızlığı içerisinde düşünüp Clausewitz’e göre savaşın tanımı niteliğindeki “belirsizliğin şiddetli ya da hafif sisi”nde yürümeye zorlar.[8] Nihai olarak, karşılaştığımız zorlu çelişki, küresel savaş ve kapitalizmin iç içeliğinin sistemin kendi mantığının çöküşüne işaret etmesidir. Savaşın mantık dışılığı, ürettiği sistemi yıkıma uğrattığı gibi, yapısal nedenselliğin çözülüşünü de beraberinde getirir. Durum buysa, Lazzarato’nun atmakta tereddüt ettiği adımı atarak savaş meselesini materyalist çözümlemeye dahil etmenin sonuçlarını üstlenmeliyiz. Savaş, tüm kuramsal çerçeveyi çökertir. Bununla birlikte, bu çöküş, savaşı kendi mantığına dahil etmiş bir sistemin özyıkımıyla paralel olduğu ölçüde aydınlatıcıdır. Küresel kapitalist savaş altyapı ve üstyapı, düzen ve konjonktür, zorunluluk ve olumsallık arasındaki Marksist ayrımları parçalamıştır. İlk bakışta görünür olan sömürünün şiddetidir. Tarihsel sıralama ise şuna benzer: kapitalizm küreselleşmeyi üretir, küreselleşme tüm mekânsal ve kurumsal düzenlemeleri istikrarsızlaştırır, bu istikrarsızlık kronik bir şiddet doğurur ve küresel savaş kapitalizmin özyıkımının nihai ürünü olarak patlak verir. Savaş, küresel düzeni aynı anda hem yaratan hem de çözen içkin bir öz-nedendir (causa sui).
Savaş kategorisinin açıklayıcı gücü bu zorlu mantığı adlandırma kapasitesine bağlıdır. Fredric Jameson şiddet olgusunun hiçbir eleştirel önem taşımadığını öne sürmüş, onu üretken olmayan bir kavram olarak reddetmişti: “[Şiddet] yalnızca sistemin kategorilerinin dışında kalan ekonomi-dışı bir etken değildir. O hiçbir zaman güvenilir bir tarihsel kavram da olamaz. Bu nedenle, hiçbir yere götürmeyen, içine girilmesi imkânsız ideolojik bir çalılıktan ibaret bir yola sapmış oluruz.”[9] Bu yorum makul görünmekle birlikte değerlikleri değiştirebilir ve kavramın güvenilmezliğinin tam da konjonktürün opaklığına ışık tuttuğunu gösterebiliriz. Kuramsal kategorilerimizi yıkıma uğratan kullanması güç bir kavram olarak savaş, bize küresel dünyanın özyıkıcı üretkenliğine dair içgörüler sunabilir.
Savaşın çözümlemelerimize ve edimlerimize dahil edilmesi basitçe çatışmanın akılcılaştırılmasını iktisadi terimlerle yeniden üretmemelidir. Marx savaşı “iktisadi bir güç” olarak tanımladığında onu, kendisinin o meşhur ifadesinin (“Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir”[10]) doğruladığı gibi, üretim tarzlarının birbirini izlemesinin itici gücü olarak kavramıştı. Bu noktada Schumpeter’in kapitalist mantığa içkin tarihsel diyalektiği adlandırmayı amaçlayan “yaratıcı yıkım” kavramını da düşünebiliriz.[11] Bununla birlikte, sermayenin ve savaşın muhakeme biçimi arasında çok temel bir fark mevcuttur; biri mantıksal bir niteliğe sahipken diğeri bundan yoksundur. Sermaye, paranın kendisini yeniden üreten dolaşımıyla gelişir. Marx’ın belirttiği üzere, “Paranın sermaye olarak dolaşımı başlı başına amaçtır; çünkü, değerinin büyümesi, ancak bu durmadan yenilenen hareketle olur.”[12] Buna karşılık savaş herhangi bir mantıksal zorunluluk barındırmaz. Öngörülemez neticeleri olan yıkıcı bir güçtür o. Gücü üretir yahut güç onun etrafında maddileşir fakat siyasetin zeminini ya da özünü temsil etmez. Emeğin maddi gerçekliği üretim tarzını meydana getirirken şiddetin yıkıcı gerçekliği varlığın toplumsal belirişini imha eder. Zamansal olarak ifade edecek olursak, sermayenin mantığı içerisinde para daha çok para üretir ve sermayenin hareketini “sınırsız”laştırırken (Marx), savaş yıkıcı bir sınırlandırma süreci olarak, tahkim etmenin zıddı biçimindeki bir mekânsızlaştırma olarak görünür. Bu farklılıklar savaşın tarihsel ve kuramsal bir kategori olarak çetrefilliğine işaret eder. Savaşı sistemin mantığına içerdiğimiz anda doğan etki hem aydınlatıcı hem de yıkıcıdır. Sistemin yıkıcılığının çözümlenmesi, bizzat çözümlemenin gücünü imha eder.
Bir başka güçlükten daha söz edecek olursak, küreselleşmeyle birlikte savaşın fiili biçimi tanınamaz hale gelmiştir. Küresel savaşın ortaya çıkışı Carlo Galli’nin gösterdiği gibi çatışmaların geçmişteki iki türünü de yürürlükten kaldırmıştır. Bunlardan ilki, ulusların düşmanlarına karşı topraklarını ve yetki alanlarını belirledikleri devletler arası klasik modern savaşlar; ikincisi ise Holokost, hava bombardımanı ve nükleer güçle doruğuna ulaşan, amacın toprakların fethi ya da pazarlığı değil, düşmanın bir bütün olarak ortadan kaldırılması olduğu yirminci yüzyılın topyekûn savaşlarıdır.[13] 11 Eylül’ü izleyen “teröre karşı savaş”ın gösterdiği üzere yirmi birinci yüzyılda savaşlar, şiddeti toplumun tüm alanlarına yayan kronik ve sınırlandırılmamış çatışmalar biçimine bürünmüştür. Yirminci yüzyıl faşizmlerinin topyekûn seferberliğinden farklı olarak, küresel savaş “şiddetin küresel ölçekte toplumsallaşması”nı beraberinde getirir.[14]Şiddetin sınırsızlığı modernitenin, bilhassa da modern devletin siyasal mekânlarını dağıtır. Egemen güçler topraklarını dost ve düşman, içerideki ve dışarıdaki, halklar ve hükümetler arasındaki ayrımlar ekseninde biçimlendirip denetleyemez artık. Şiddet, çelişkili bir biçimde, kendisini barındıracak siyasal biçimler üretemediği için sınırsızlaşır. Küreselleşme, istikrarlı siyasal mekânların üretiminin, tam da bu üretimin doğurduğu çatışmaları yoğunlaştırdığı kuralsız bir nomos, “sistemsiz bir çelişki” olarak ortaya çıkar.[15]
Savaşın ve siyasetin söz konusu iç içeliği daimi olarak istikrarsız bir dünyayla neticelenir. Yine de dünyayı kuralsız bir alan olarak olumsuz bir biçimde tarif etmek yerine, küresel çatışmaların değişken çelişkilerini temsil etmek için pozitif bir metafor olarak magma figürünü önereceğim. Başka bir metinde ele aldığım üzere[16], magmada katı, sıvı ve gazın durmaksızın değişen karışımı, küreselleşme içinde sermaye, devlet iktidarı, toplumsal ve zihinsel yaşamla organik ve inorganik unsurlar arasındaki çatışmalı ilişkiler için uygun bir alegori sunar. Zygmunt Bauman 1990’larda küreselleşmeyi modern dünyanın sıvılaşması olarak tarif etmişti. Ona göre sıvılaşma, modernitenin çözülüşünün yeni ve katılaşmış bir düzenin doğuşuna yol açmadığı postmodern bir dünyada toplulukların, deneyimlerin ve kurumların değişen doğasını ifade ediyordu. Bense yirmi birinci yüzyılda küreselleşmenin, modernitenin sıvılaşmasını aşarak, yerini düzen ve düzensizlik, yıkım ve üretim, felaket ve yeniden inşanın çelişkili cereyanlarının çok yönlü dünyasına bıraktığı bir evreye girdiğini öne sürüyorum. Magmanın sıvılaşma, katılaşma ve gazlaşma halindeki eş zamanlı karışımı tüm bu temasları bizler için sembolize edebilir. Küresel sistem modernitenin tek yönlü parçalanmasından ziyade çok yönlü çatışmaların üretimi ve özyıkımın yeniden üretimiyle işler. Savaşlar bu magmatik nomos’un en uç ifadesi yahut küresel dünyanın polemogenik (savaş üreten) magmasıdır.
Dünyanın söz konusu tasviri siyaseti nasıl dönüştürür? Süreğen savaş hali gelecek bir devrimi beklemeksizin değişim yaratma ihtimalini sunar. Savaşın indirgenemez gerçekliği, her türlü durumun yıkılabilir ve dönüştürülebilir olduğunu kanıtlar ki bu özgürleştirici siyaset için bir çıkış noktasıdır. Sürekli olarak belirip duran olağanüstü durumlarda değişim daima imkân dahilindedir. Lazzarato’nun yaptığı gibi küresel şiddeti kapitalizme atfedip durursak kendimizi değişim yaratmak için sistemi aşma göreviyle sınırlandırırız; aksine, pratiklerimiz mevcut çatışmalara odaklandığı takdirde yönergeler ve farklı bir geleceğin yahut militan konumlanmaların belirsiz tasavvurları olmaksızın değişimi üretebiliriz. Kaçınılmaz olan soru asgari bir kapitalizm karşıtı doğrultunun yokluğunda ne tür bir pratiği takip edeceğimizi nasıl bileceğimiz; kısacası, ilerici ve gerici pratik arasındaki temel ayrımdır. Belki apaçık bir gerçek belki de skandal sayılabilecek kanaatim, bugün herkesin her mücadelede neyin söz konusu olduğunu halihazırda bildiği yönündedir. Küresel kargaşanın ortasında hayatta kalmak adına materyalist çözümleme zaruri bir ortak bilgi haline gelmiştir. Öyle ya da böyle, hepimiz sınıf bilincine sahibiz bugün. Dolayısıyla artık görevimiz, ne yapılması gerektiğine karar vermek ya da sistemin diyalektiğini adlandırmaktan çok, basitçe ve kaçınılmaz bir biçimde günün acil meselelerine yanıt vermektir. Bir başka deyişle, siyaset artık sınıf bilincini uyandırmak şeklindeki modern göreve değil, halihazırda olup bitenlere verilen yanıtlarla ilişkiye geçmeye tekabül eder. Mücadele etmek küresel dünyadaki var olma biçimidir. Mücadeleler şiddetli ve şiddetsiz pek çok biçim ve ifadeye bürünebilir. Ancak (kendimizin ve başkalarının yaşamı ve ölümü bakımından) yaşama değer verip onu koruduğumuza mı, yoksa daha fazla ölümü fitillediğimize mi karar verecek olan müdahalelerimiz olacaktır.
*Bu metin 16 Şubat 2025’te Ill Will internet sitesinde yayımlanmış, Büşra Özcan tarafından Eleştirel Hukuk Çalışmaları Topluluğu için Türkçeye çevrilmiştir.
[1] Maurizio Lazzarato, “Political Conditions for a New World Order,” Ill Will, December 10th, 2024. Metnin Türkçe çevirisi için bkz. Maurizio Lazzarato, “Yeni bir dünya düzeninin politik koşulları”, çev. Mustafa Çağlar Atmaca, Textum, 15 Aralık 2024, https://textumdergi.net/yeni-bir-dunya-duzeninin-politik-kosullari/
[2] Michel Foucault, Society Must Be Defended. Lectures at the Collège de France, 1975-76, edited by Mauro Bertani and Alessandro Fontana, translated by David Macey, Picador, 2003, 173.
[3] Lazzarato, “Political Conditions.”
[4] Lazzarato, “Political Conditions.”
[5] Éric Alliez and Maurizio Lazzarato, Wars and Capital, translated by Ames Hodges, Semiotext(e), 2016.
[6] Maurizio Lazzarato, “Why War?” Ill Will, October 16th, 2024. Metnin Türkçe çevirisi için bkz. Maurizio Lazzarato, “Neden savaş?”, çev. Mustafa Çağlar Atmaca, Textum, 18 Ekim 2024, https://textumdergi.net/neden-savas/
[7] Lazzarato, “Why War?”
[8] Carl von Clausewitz, On War, edited and translated by Michael Howard and Peter Paret, Princeton University Press, 1976, 101.
[9] Fredric Jameson, Representing Capital. A Reading of Volume One, Verso, 2011, 80.
[10] Karl Marx, Capital. A Critique of Political Economy, Vol. 1, translated by Ben Fowkes, Penguin, 1976, 916.
[11] Joseph A. Schumpeter, Capitalism, Socialism and Democracy, Routledge, 2010.
[12] Marx, Capital Vol. 1, 253. Türkçesi için bkz. Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, I. Cilt: Sermayenin Üretim Süreci, Almancadan çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan (Yordam Kitap, Nisan 2011), s. 156.
[13] Carlo Galli, Political Spaces and Global War, edited by Adam Sitze, translated by Elisabeth Fay, University of Minnesota Press, 2010.
[14] Galli, Political Spaces, 174.
[15] Galli, Political Spaces, 163.
[16] Edgar Illas, The Magma of War. An Ontology of the Global, Routledge, 2024.