Zapatista Otonomisi: Eksik Bir Deneyim mi?
Zapatista Otonomisi: Eksik Bir Deneyim mi? (I)
Zapatistalar, 1994 yılında gerçekleştirdikleri ayaklanmadan bu yana Meksika’nın Chiapas eyaletinde otonom bir devrimci örgütlenme ve yönetim kuruyorlar. Bakışlarımızı, maskesinin ardına sakladığı yüzünü asla göstermeyen Subcomandante Marcos imgesinde mistikleşen Zapatista(lar) algısının ötesine çevirdiğimizde fazlasıyla ayrıntılı bir örgütlenme modeli ile karşılaşıyoruz. Sizlerle üç kısım şeklinde paylaşacağımız bu yazı Zapatistaların ideolojik ve metodik yaklaşımını ayrıntısıyla ortaya döküyor. Biz de Eleştirel Hukuk Çalışmaları Topluluğu olarak hem bu deneyimin özgüllüklerini aktarmak hem de bu mücadelenin sesini çoğaltmak için bu çeviri dizisini sizlerle paylaşıyoruz. Son söz olarak Zapatistaların da dediği gibi: “Herkes için ışık, herkes için her şey.”
Zapatista hareketinin mirası, zaman zaman; 1 Ocak 1994’te “Ya Basta” çığlıkları atılan cüretkâr silahlı ayaklanmaya indirgendi ancak söz konusu ayaklanma neoliberal modelin o zamanlar tartışılmaz görülen üstünlüğüne meydan okudu ve “tarihin sonu”nu ilan eden sesler korosunu reddetti. Takip eden yıllarda Zapatistalar, İnsanlık İçin ve Neoliberalizme Karşı Kıtalararası Buluşma (1996) ve Dünyanın Rengi Yürüyüşü (2001) gibi olağandışı deklarasyonları ve kamusal faaliyetleri ile sık sık manşetlerde yer aldı. Ancak bunların ötesine bakmamak, 1994’ten bu yana kurulan yirmi yedi Asi Zapatista Otonom Belediyeyi birleştiren beş İyi Hükümet Konseyi ile 2003’ten bu yana güçlenen ve derinlik kazanan, bölgeselleştirilmiş, pratik bir otonom yönetim deneyi olarak Zapatistaların önemini gözden kaçırmak anlamına gelir.[1]Bu nedenle hem kapitalist metalaştırma normlarına hem de devlet politikasının mantığına uymayı reddeden kolektif örgütlenme biçimlerinin nasıl yaratılacağına dair ilham verici bir örnek olarak Zapatistalardan haklı olarak sıklıkla bahsedilir. Esasında, Zapatistaların, Chiapas’ın isyancı topraklarında yarattığı şey, karşılaşılan zorluklarına ve sınırlarına rağmen, coğrafi büyüklük, süreklilik veya radikallik açısından bugün dünyanın herhangi bir yerinde var olan en dikkate değer özgürleştirilmiş alanlardan – ya da gerçekleşmiş ütopyalardan – biridir.[2]
Zapatistalar otonomi terimini, günümüzde yalnızca mümkün değil, aynı zamanda acilen gerekli olan somut bir başka dünya inşa etme çabalarını tanımlamak için kullanırlar. Zapatista deneyiminin otonomi kavramını nasıl bir şekle büründürdüğünü analiz etmek için uygun bir bir zemin sağlayacağı ümidiyle, temel özellikleri hakkında kısa bir özet geçeceğiz. Otonom yapılarının açıkça kolektif olmasına ve tekil öznelerin modern otonomisi ile hiçbir ortak yanı olmamasının yanında, ILO’nun 169 No’lu sözleşmesi gibi uluslararası anlaşmalar yoluyla yerli halklara tanınan özerklik hakkıyla da sınırlı olmadığı için Zapatista otonomisinin bilhassa Yerli bir otonomi olduğunu söyleyemeyiz. Onların otonomi vizyonları, temsile ilişkin eleştirilerin damgasını vurduğu mücadele geleneklerinin vizyonuyla örtüşür ve devleti merkeze almayan bir politika felsefesini olumlar – basitçe söylemek gerekirse söz konusu otonomi, devlet dışı bir politikadır. Devlet tarafından içerilen ve devlet dışı politika arasındaki ayrımı somut olarak ortaya koymamız gerekse de, bu yaklaşımın yetersiz olduğunu da göreceğiz: Otonomi, Zapatistalar örneğinde görüldüğü gibi, ancak münasip görünen yaşam biçimlerinin genişletilmesine izin verdiği ölçüde anlamlıdır. Bu, her şeyden önce, ekonomi dünyasını oluşturan normların dayatılmasına direnmeyi ve bundan kaçmayı içerir. Zapatistaların dile getirdiği gibi, otonomi en geniş anlamıyla “yeni bir yaşam yaratmak” anlamına gelir.[3] Bu, son olarak, Zapatista isyancılarının deneyiminin, hem son derece somut hem de saf olmayan bir yokluk sürecine dair bir örnek sunup sunmadığını araştırmak için bir temel sağlayacaktır.
Münasip Bir Yaşam Biçimini Savunmak ve Genişletmek
Zapatista otonomisi, onu hem mümkün kılan hem de belirli niteliklerine açıklama getiren belirli bir tarihin ürünüdür. Ancak bu hususta okuyucuyu başka eserlere yönlendirmekle yetinmemiz gerekiyor.[4] Zapatista özyönetiminin örgütlenmiş organlarına ve usullerine odaklanmadan önce, isyancıların savunmak için mücadele ettiği ve kapitalizmin temel kategorilerinin yederkliğinden büyük ölçüde kurtulduğu iddia edilebilir olan yaşam biçimini tanımlamak gerekir.
Zapatista otonomi deneyimi, belirli bir toprak ve bölge ilişkisine sıkı sıkıya bağlı olan komünal bir yaşam biçimine yönelik güçlü bir bağlılığın ifadesidir. Böylesi bir gerçeklik, küresel kapitalizm çağında, küresel kapitalizmin organlarının onu tasfiye etmek için her yola başvurabilceği tam bir anomalidir. Chiapas’taki Maya Zapatistaları ve Congreso Nacional Indígena'ya dahil olan diğer Yerli halklar için, bu yaşam biçimini savunmak zorlu bir mücadele gerektirmekte ve otonomi, konumlarını güçlendirmektedir. Bu, (1992’de Anayasa’nın 27. maddesinde gerçekleştirilen değişiklikten başlayarak) toplulukların toprak üzerindeki kolektif mülkiyetini tasfiye etmeye çalışan neoliberal politikaların uygulanmasını reddetmeyi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasının ve piyasaya yönelik tarımın büyümesini destekleyen programların etkilerine direnmeyi ve talihsiz bir isme sahip olan “Tren Maya” gibi büyük madencilik, enerji, turizm ve altyapı projelerine karşı toprakların savunmasına kendini adamayı gerektirir.
Herhangi bir zamansız özün sonucu olmasa da topluluk pratiklerinin kökleri Yerli geleneklerine dayanmaktadır. Bu, özellikle tartışma ve karar alma için meclisler düzenleme, karşılıklı yardımlaşma ve kolektif çalışmanın kullanımı, kutlamaların ve ritüellerin önemi ve hatta çeşitli kolektif toprak mülkiyeti biçimleri hususunda uygulanan pratiklerde görülebilen bir kolektivite ethos’unu hayata aşılar.[5] Ekili alanların ve yerleşim bölgelerinin yanı sıra, yaşam döngüleri için gerekli görülen ormanları ve dağları, topluluğun münasip mekanıdır ve bu mekân olmaksızın topluluğun varlığı tahayyül edilemez. Toprak, hem ekilen tarla hem de sahiplenilemeyen ve Toprak Ana adı verilebilecek her şeyi kapsayan yaşam gücüdür: “Biz Zapatistalar; Meksika’nın, Amerika’nın ya da dünyanın yerli halkları için toprak bizim annemiz, atalarımızın hatırası ve dinlenme yeri, kültürümüzün ve yaşam biçimimizin nefes aldığı yerdir. […] Dünya bize değil, biz ona aitiz.”[6]
Ancak, Zapatistaların topluluğa yaklaşımı olağandışıdır. Kimliklerini savunmak için hayatlarını riske atsalar da sabit, tekil bir Yerli kimliğine kapatılmaktan çekinirler.[7] Topluluk yaşamı üzerindeki ısrarlarının, onu yeniden canlandırmak ve özgürleştirici bir yönde dönüştürmek için daha az yoğun olmayan bir çabayla ilişkili olduğu aşikardır – bu, özellikle kadınların kendilerini enerjik bir biçimde adadıkları ikili bir görevdir zira geleneksel cinsiyet ilişkilerinin değişmesinden en kârlı çıkacaklar onlardır.
Kooperatiflerin üretken birçok alana yayılması ve ayrıca agroekoloji yoluyla yeni bir hayat verilen küçük ölçekli çiftçiliğin büyümesi, komünal yaşam biçimlerinin yenilenmesine ilişkin bazı örneklerdir.[8] Küçük ölçekli çiftçilik, 1994 ayaklanmasının ardından geri kazanılan on binlerce hektarlık arazi sayesinde büyüme gösterdi. Bu araziler, yeni köylerin inşasına ve ayrıca otonomi inşa etme projelerini ve EZLN’nin ulusal ve uluslararası girişimlerini desteklemek için topluluk, belediye veya bölgesel ölçekte mahsul ve hayvancılık üretimi ile yeni kolektif çalışma biçimlerinin geliştirilmesine imkân verdi. Zapatistaların vurguladığı gibi – onların birincil üretim araçları olan – toprakların büyük ölçüde geri kazanılması otonom yönetimin yaratılmasını mümkün kılan maddi temeldir.[9]
Zapatistaların, devlet yapısının tamamen dışında konumlanarak ve kayda değer bir toplu seferberlik sayesinde kendi sağlık (bölge klinikleri, daha küçük belediye klinikleri ve her toplulukta görev yapan sağlık çalışanları) ve eğitim sistemlerini oluşturmuş olmalarına özel dikkat gösterilmelidir.[10] İlkokul ve ortaokullar inşa ettiler, eğitim müfredatı ve programları geliştirdiler ve eğitimin toplulukların somut deneyimlerine dayandırılması ve “birçok dünyanın sığabileceği bir dünya” için yürütülen ortak mücadelede köklenmesi niyetiyle öğretimi gerçekleştiren gençleri yetiştirdiler. Bu başarıların büyük ölçüde para alışverişi olmadan veya ücret ilişkisine dayanmadan elde edilmesi özellikle dikkat çekicidir.[11] Bu, promotores de salud ve promotores de educación'un çalışmalarını bir maaş ilişkisi yerine topluluğun, maddi ihtiyaçlarını karşılama taahhüdüne veya toprağı olanlar için onların yerine topraklarını işleme taahhüdüne güvenerek yürüttüğü anlamına gelir. Söz konusu farklı mübadele biçimleri, her şeyden önce para ve ücretler gibi kapitalist evrenin karakteristiği olan formların minimum düzeyde kullanımını sağlarken, otonomiyi oluşturan kolektif eylemin gerçekleşmesine imkân tanır. Zapatista isyancıları, temelde ekonomik dünyanın normları olan üretkenlik, niceliksel maksimalizm ve rekabetçi varoluş biçimlerinin yayılması taleplerinden büyük ölçüde kaçtılar. Böylece, hayatın niteliksel yönlerine değer veren ve kolektif boyutu ve insan dışı dünya ile ilişkisi aracılığıyla bireysel varoluşu tasavvur eden bir etik olan vida digna’yı – iyi yaşama etiğini – korumak için mücadele ederler. Özellikle zaman baskısının yokluğu, modern dünyanın soyut, hızlandırılmış zamanının etkileriyle belirgin bir şekilde çelişmektedir.[12]
Örgütlü Özyönetim Organları
Şimdi Chiapas’ın isyancı topraklarında kurulmuş olan politik örgütlenmeyi anlatacağız.[13] Söz konusu örgütlenme üç düzeyde gerçekleşir: topluluk (köy); belediye (birkaç düzine köy içerir); ve bölge (birkaç belediye arasında koordinasyona imkân veren geniş alanlar). Bu düzeylerin her birinde, (belediye düzeyindeki agente municipal, otonom belediye meclisleri ve her bölgede bulunan Junta de buen gobierno gibi) iki veya üç yıl süreyle görev yapan meclisler ve seçilmiş yetkililer mevcuttur.
Bu noktada; İyi Yönetim Konseylerinin faaliyetleri göz önüne alındığında, tek bir bölgede birlikte yaşayan ve bir yanda otonomi, diğer yanda Meksikaa devletinin anayasal yapılarına yönelik tutumları açısından iki rakip politik sisteme sahip olan Zapatistalar ve Zapatista olmayanlar arasında bir arada var olmaya yönelik çalışmalar yürütmeye önem verdiklerini belirtmekte fayda var. Ayrıca, Zapatistalara yönelik süregiden karşı-devrimci saldırılar bağlamında resmi makamlar tarafından kışkırtılan çatışma durumlarıyla da ilgilenirler. En önemlisi de İyi Yönetim Konseyleri, bölgelerinde bulunan farklı belediyeler arasındaki dengesizlikleri gidermeli ve karşılıklı önem taşıyan konularda aralarındaki koordinasyonu geliştirmeye çalışmalıdır. Meclislerle birlikte, kolektif yaşamın zorluklarının üstesinden gelmeye yardımcı olacak yeni projeler önermek ve geliştirmek, kadınların eşit katılımını teşvik etmek, toprakları savunmak, çevreyi korumak ve üretim kapasitelerini genişletmek için yeni projeler önermek ve geliştirmek görevleri vardır.
Ek olarak, otonom makamlar, kendi nüfus kayıtlarını tutar ve topluluktan bölgeye ve İyi Yönetim Konseyi’ne kadar her düzeyde adaletin teminine ilişkin sorumluluklara sahiptir.[14] Devlet adaleti ilkelerinden olabildiğince uzak olan adalet anlayışları, toplum hizmeti temelinde taraflar arasında anlaşma ve uzlaşma arayan arabuluculuğa ve mağdurlara veya ailelerine ödenen tazminat biçimlerine dayanır ancak cezai hapse başvurmaz. Hukukun aşırı formalleşmesi ve uzmanlaşmanın aksine otonom adalet, çatışmaların çözümünün ve toplu kural ihlallerinin belirli bir eğitimi olmayan kişiler tarafından ele alınabileceğini göstermektedir. Otonom adalet pratiği, Zapatista saflarında olmayanlar tarafından da yalnızca yolsuzluğa bulaşmamış olmasından ötürü değil, Meksika anayasasının tam tersine, tamamen ücretsiz olması ve Yerli halkın gerçeklerini anlaması nedeniyle takdir görür ve insanların geniş çapta başvuracağı kadar tatmin edicidir.
Otonom yönetimin politik örgütlenmesine geri dönersek, bu örgütlenme, meclislerin (elbette bu meclislerde her şeye yatay bir biçimde karar verilmesi söz konusu değildir) rolü ile “itaat ederek yönettikleri” (mandar obedenciendo) söylenen seçilmiş yetkililerin rolü arasındaki karşılıklı etkileşime dayanır. Zapatista topraklarının girişine yerleştirilmiş mütevazı levhalarda ilan edildiği gibi, “Halk yönetir ve hükümet itaat eder” ilkesini pratik bir gerçeklik hâline getiren hükümetin görevlerini yerine getirme yöntemleri nelerdir?
Yukarıdaki soruya cevap verirken önem arz eden karakteristiklerden biri hükümet görevlilerinin konumlarının nasıl anlaşıldığıdır. Zira bu pozisyonlar, “sorumluluklar” (cargos) olarak anlaşılır ve herhangi bir ücret veya maddi fayda sağlanmaz.[15] Esasında, hiç kimse bu pozisyonlar için kendisini aday göstermez; daha ziyade topluluk, bu pozisyonlarda bulunması gerektiğine inandıkları kişilere yakınlaşır. Bu sorumluluklar, topluma hizmet etmeye yönelik etik sorumluluk temelinde kabul edilir.[16] Bu, mandar obedeciedo’nun (hizmet et, hizmet ettirme”, “öner, dayatma” ve “ikna et, mağlup etme” gibi ilkeleri de içeren) yedi ilkesiyle ifade edilir.[17] Ayrıca, bu sorumlulukların her zaman hükümet organlarında asgari düzeyde bir uzmanlaşma ile ve bir yandan farklı konseylerin hesaplarını denetlemekle görevli bir komisyonun, diğer yandan tüm nüfusun kontrolü altında yürütüldüğünü unutmayın zira söz konusu koltuklar yalnızca bir dönem doldurulabilir ve herhangi bir zamanda “yetkililer işlerini düzgün yapmıyorsa” iptal edilebilir.
Belirli bir görevi üstlenmiş kadınlar ve erkekler toplulukların içerisinden gelirler ve toplulukların sıradan üyeleri olarak kalırlar. Herhangi bir özel veya tanrı vergisi becerilere sahip oldukları için o konumda bulunduklarını iddia etmezler. İyi Hükümet Konseylerinin üyeleri hakkında “politikayı bırakın, herhangi bir konuda dâhi bir uzmanlıkları yok” denebilir.[18] Zapatista otonomisini karakterize eden bir özellik varsa o da politik faaliyetin uzmanlaşmasının engellenmesidir. Bu, otoritenin bilmeme konumundan uygulanabileceğini kabul etmeyi içerir. Nitekim otonom konseylerin üyeleri, paylarına düşen görev için ne kadar donanımsız olduklarını memnuniyetle gösterirler. “Kimse otorite değil ve hepimizin öğrenmesi gerekiyor.” Ancak tam da bilgi eksikliklerinin farkında oldukları için, geçici olarak sorumluluk üstlenenlerin, herkesi dinleyen ve onlardan öğrenen, hatalarını görebilen ve karar verme aşamasında topluluğun kendisini yönlendirmesine izin veren iyi bir otorite olabileceğini de vurgularlar.[19] Zapatista deneyiminde, yönetme işini, onu somut olarak yürütmek için özel bir kapasiteye sahip olmayan erkeklere ve kadınlara emanet etmek, mandar obedinciendo’nun gelişebileceği zemini oluşturur ve yönetenler ile yönetilenler arasında ortaya çıkan ayrılık riskine karşı bir siper görevi görür.
Son olarak, kararların alınma şekli çok önemlidir. İyi Yönetim Konseyi, temel önerilerini bölge meclislerine sunar. Büyük projeler söz konusuysa veya net bir anlaşmaya varılamadıysa, mevzu toplulukların delegelerine havale edilir ve her topluluk kendi köylerinde istişarelerde bulunur ve anlaşma, ret veya değişikliklerle bir sonraki meclise aktarılır. Gerekirse önerilen değişiklikler tartışılır ve meclis, daha sonra topluluklara geri gönderilen yeni bir teklif oluşturur. Bazen, bir teklifin kabul edilmiş sayılması için meclis, bölge meclisi ve köyler arasında git gel yapmak gerekir. Bu süreç zorlu olabilir ancak Zapatistaların da kabul ettiği gibi gereklidir: “Tıpkı daha önce başımıza geldiği gibi halk tarafından analiz edilmeyen ve tartışılmayan bir plan başarısız olur.” Bu nedenle “artık tüm projeler konuşuluyor”.[20]
Zapatista Otonomosi: Eksik Bir Deneyim mi? (II)
Yatay Örgütlenme ve Otoritenin Rolü
Zapatista otonomisini, Meclislerin mutlak önceliğini ve herkesin karar alma sürecine eşit katılımını varsayan bütünüyle yatay bir örgütlenmemişçesine okumaktan kaçınmak önemlidir.[21] Elbette, mandar obedencio, politik işlerin uzmanların elinde toplanmasına yol açan ve insanları kolektif karar verme kapasitelerinden yoksun bırakan bir aygıt olarak devlet mekanizmasını karakterize eden iktidar ilişkisinden radikal bir kopuştur. İnsanlar ve hükümet arasındaki ilişkinin hâlâ emretme ve itaat etme terimleriyle ifade edildiğini görmek şaşırtıcı olsa da bu iki karşıt ilişkiyi paradoksal bir biçimde ilişkilendirmenin, anlamlarını altüst ettiğini kavramak önemlidir: hükümet ancak toplumun süregelen iradesine uygun bir biçimde hareket ettiği ölçüde emir verebilir. Ancak Escuelita zapatista sırasında yapılan açıklamalar daha incelikli bir okumanın kapısını aralıyor: Halkın hükmettiği (manda) ve hükümetin itaat ettiği; hükümetin hükmettiği (manda) ve insanların itaat ettiği zamanlar vardır.[22] İki karşıt ilişki, ilişkinin bir yönde veya diğer yönde işlediği farklı anlarnedeniyle kısmen bağımsız hale gelir. Hükümet, istişare etmek ve neticede halkın istediğini yapmak zorunda olduğu için itaat eder ve kolektif istişare sonucunda alınan kararları uygulamak ve bunlara uyulmasını sağlamak yükümlülüğü altında olduğu için emreder. Ayrıca, Meksika devleti ve desteklediği paramiliter gruplarla bir çatışma durumu örneğinde olduğu gibi acil bir durum söz konusu olduğunda istişare edilmeksizin harekete geçilmesi gerektiğinde de emreder.
Yetkililerin özellikle önemli bir rolü olduğu görülüyor: teyakkuz, inisiyatif ve teşvik görevi. Maestro Jacobo’nun dediği gibi “Yetkililer yol gösterir, rehberlik eder ve teşvik eder ancak karar vermez veya bir kararı dayatmaz; karar veren halktır.”[23] Belediye meclisleri ve İyi Yönetim Konseyleri, yalnızca meclisler tarafından tartışılan ve bir sonuca bağlanan kararları yerine getirebiliyor olsa da karar alma sürecinde yetkililerin spesifik katkıları olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli veya küçümsenmemelidir. Bu, toplulukların geçici olarak “otorite olma” misyonuyla – emretme veya zorlama içermeyen, otoriter olmayan bir otorite – donattığı kişilerin benzersiz rolünün, kolektif eylem kapasitesini güçlendirmek için kullanılan bir motor ve temel taşı olarak anlaşılması gerektiği anlamına gelir. Bu nedenle, ne kolektif topluluğun bir hizbinin ele geçirip diğerleri üzerinde kullanabileceği gerçek bir iktidardır, ne de tamamen yatay bir örgütlenmedir. Zira tamamıyla yatay bir örgütlenme her daim, inisiyatif eksikliği veya bunları gerçekleştirme kapasitesi nedeniyle dağılma riskini taşır.[24] Zapatista deneyimini gözlemlemek, iki ilke arasındaki etkileşimi anlamamızı sağlar. Bir yanda; karar verme yetisi, büyük ölçüde, farklı düzeylerdeki meclislerin elindedir. Öte yandan, yönetmek için dönüşümlü ve geri alınabilir sorumluluğu üstlenenler, rollerini yerine getirirken çok ileri gitmek ve yeterince ileri gitmemek gibi ikili bir risk altında bulunsalar da inisiyatif alırlar ve cesaret pompalarlar; halkı, kendi kendini örgütleme kapasitesi ile buluştururlar.
Ayrıştırıcı Olmayan Tefviz Yöntemleri
Zapatista otonomisini analiz etmek bizi, temsili ve doğrudan demokrasi arasındaki karşıtlığı geride bırakarak seçilmiş yetkililerin, temsilcilerden oluşan meclislerin (belediye düzeyinde ve bölgesel düzeylerde) ve topluluk meclislerinin rolleri arasındaki etkileşimi kavramaya davet ediyor. Zapatistaların otonom yönetiminde mevzubahis olan tefviz kiplikleri, meclis üyeleri için olduğu kadar yetkililer için de hayati derecede önemlidir. Bu bağlamda, yapısal olarak ayrıştırıcı olan ve olmayan (veya mümkün olan en az ölçüde ayrıştırıcı olan) şeklinde kabul edilebilecek tefviz kiplikleri arasında belirli bir ayrım oluşturmayı öneriyoruz. İlki, yönetenlerin/baskın kuvvetlerin lehine bir ayırma ve ele geçirme eylemini amaçlamaktadır: Bundan, geleneksel temsil biçimlerinin metodik organizasyonun, temsil edilenlerin yokluğunu gerektirme eğiliminde olduğu sonucu çıkar. İkincisi ise yönetenler ve yönetilenler arasındaki ayrışmayı mümkün olduğunda azaltmayı amaçlar.
O halde, birini diğerinden tam olarak neyin ayırt ettiğini ortaya koyma meselesi önümüzde durmaktadır. Zapatista deneyimi bizi şu özellikleri düşünmeye davet ediyor: seçimle dağıtılan pozisyonlar tek ve kısa bir dönemle sınırlıdır ve hemen iptal edilebilirler; sorumluluklar, kişiselleştirme olmaksızın eşit oranda yetkiye ve sorumluluğa sahip kişilerce yerine getirilir; her bir organ diğer organlar üzerinde kontrole sahiptir; karar verme kapasitesinin yoğunlaşması sınırlıdır ve büyük ölçüde meclislerle paylaşılır; ve güçlü kolektif etik ve dinleme becerileri bulunmaktadır. Ancak hepsinden önemlisi, politik faaliyet yürütmenin, grup tarafından tekele alınmasından ziyade, mümkün olduğunca geniş bir şekilde paylaşılması amaçlanması ve uzmanlaşmanın engellenmesidir: “Hepimiz sırayla hükümet olmalıyız.”[25] İlk kısımda bahsedildiği gibi, seçilmiş yetkililerin kamu işleri hakkında herkesten daha fazlasını bilmediğini kabul etmek, politikanın uzmanlaştırılmasının tamamıyla engellenmesinin koşuludur. Son olarak, sorumluluk üstlenenlerinin yaşam biçiminin diğerlerininkinden ayrışmaması çok önemlidir. Bu nedenle, (bölgesel merkezlerde, genellikle köylerden oldukça uzakta bulunan caracoles’te bulunan) İyi Yönetim Konseylerinin üyeleri çalışmalarını on ila on beş günlük dönüşümlü periyotlar halinde, olağan faaliyetlerini uzun bir süre kesintiye uğratmayacak ve aileleri ile topraklarına bakmaya devam etmelerine imkân verecek şekilde sırayla yürütürler. Bu uygulama, kısa bir süreliğine ve ne kadar gözetim altında da olsa kolektif yaşamda belirli bir rol üstlenenlerin yaşam tarzı ile diğer insanlar arasında bir ayrışmanın ortaya çıkmasını önlemek için vazgeçilmez görünür.
Ancak yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayrışma riski her daim mevcuttur Ayrışma riskinin bertaraf edilmesi için bir otonomi politikası kadar pratik mekanizmalar da önem taşımaktadır: Bu riske karşı mücadele etmek için sürekli olarak tasarlamalı ve otoritenin işlevlerini dağıtma eğilimini sürdürmelidir. Elbette, ayrıştırıcı ve ayrıştırıcı olmayan tefviz biçimlerini ayırt etmenin yanılmaz bir ölçütü yoktur ama muhalefet (denen şey), bu konuda yol gösterici olabilir. Hatta (kolektifi, potansiyelinden metodik olarak yoksun bırakmaya ve otoritenin iktidarda yoğunlaşmasına dayanan) devlet politikası ile yönetenler ve yönetilenler arasındaki ayrışmayı ortadan kaldırmaya çalışan, bu ayrımın yeniden üretimine karşı yorulmak bilmeden mücadele eden ve böylece otoritenin tatbik edilmesinin kolektif potansiyelin bir tezahürü olmasını sağlayan devlet dışı politika arasındaki ayrımın muhalefet denen şeyin anlaşılması için merkezi bir role sahip olduğunu iddia edebiliriz.
Özyönetim vs. Devlet Ayrışması
“Kendimizi yönetebileceğimizi fark etmemizden korkuyorlar”: Maestra Eloisa tarafından dile getirilen bu cümle, deneyimin ve otonominin gerçek anlamının mükemmel bir şekilde damıtılmış bir ifadesidir.[26] Modern devletin temellerini ortadan kaldırmanın reçetesini verir. Hobbes’un Leviathan’ının kapak resmi, şehirleri ve kırsal kesimleri sakinlerden arındırılmış halde gösterirken, bir tebaa kalabalığının bölgeye hâkim olan hükümdarın devasa gövdesi içinde kuşatılmış şekilde tasvir eder. Mesaj açıktır: İnsanlar ancak Devlet’e yeniden can verenlerin yararına potansiyellerinden sıyrıldıklarında var olurlar.[27] Giorgio Agamben’in belirttiği gibi: “Halk, bu haliyle asla mevcut olamayacak ve dolayısıyla yalnızca temsil edilebilecek mutlak olarak mevcut olandır. Bir halkın yokluğuna (Yunanca halk anlamına gelen dēmos teriminden türetilen bir kavram olan) ‘ademia’ dersek, o halde Hobbesçu Devlet – her devlet gibi – daimî bir ademia durumunda yaşar.”[28] Modern devletin sonraki biçimlerinde, halkın yokluğu farklı şekillere bürünmüştür ancak bunlar her zaman fark edilebilir. Hegel’e göre, tek başlarına kendilerini yönetememesi ve “ne istediğini bilmeyen bir grup” olması halkın karakteristiğidir.[29] Halk, cahilliğinden dolayı, “en yüksek memurlara güvenmek zorundadır çünkü sadece onlar ortak iyiye yönelik eyleyebilirler.[30]
Bugün, formel demokrasinin muayyen değerlerine rağmen, politik sınıfa ve her türden uzmana fayda sağlayan mülksüzleştirme olgusu giderek daha belirgin hale geliyor ve söz konusu durum, temsil krizi olarak adlandırabileceğimiz şeyin tam merkezinde yer alıyor. Yetkililerin ve parlamenterlerin belirlendiği seçim süreçleri, yalnızca kolektif potansiyele el konulmasına ve piyasa ile baskın ekonomik aktörlerin çıkarlarına hizmet eden benzer politikaların uygulanmasını meşrulaştırmaya hizmet eder. O halde, ademia’nın devletle, hatta demokratik olanlarla bile (yöneticilerin ve temsilcileri seçmek gibi son derece dar anlamda bir demokratiklik) eştözlü olduğu sonucuna varabiliriz.[31] Devlet, “egemenlik” olarak adlandırılan ve yalnızca pratik olarak halkın elinden alınmasını sağlamak amacıyla halkın elinde olduğu söylenen kolektif potansiyeli ele geçirmek için işleyen bir mekanizma olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla devlet, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ayrımı sağlamlaştıran, ekonomi dünyasının mevcut heteronom sosyal normlarına boyun eğişlerini yoğunlaştırmak için halkın yokluğunu üreten bir makinedir.
Otonominin, devlet merkezli politikanın tam tersi örneğini teşkil ettiğini rahatlıkla görebiliriz. Her bir kişinin kendi adına örgütlenme, karar verme ve eyleme kapasitesine dayanır. Mülksüzleştirmeyi ve marjinalleştirmeyi meşru kılmak için kullanılan yetersizlik ve cehalet şüphelerini reddedenortak bir saygınlığı varsayar. Münasip görünen yaşam biçimlerine göre eyleyen kolektif potansiyelin uzantısıdır. Geçici sorumluluklar üstlenenlerin kendilerini diğer insanların yaşamından koparmamak için verdiği bitmek bilmeyen bir mücadeledir. Bu nedenle otonomi devlet dışı bir politikadır ve otonom Zapatista bölgelerinde bulunan İyi Yönetim Konseylerinin devlet dışı yönetim biçimleri olarak tanımlanabilmesinin nedeni budur.[32]
Esasında Zapatistalar teoride ve pratikte devlet merkezli politikayı reddederken, Juntas de buen gobierno adından da anlaşılacağı gibi hükümet kavramını benimsiyorlar. O halde devlet ayrışması eleştirimiz, Michel Foucault’nun modern iktidar biçimlerinin kuruluşunda önemli bir faktör olduğunu gösterdiği hükümet paradigmasına yönelik bir eleştiriden yoksun mudur?[33] Foucault’nun analizinde yönetimsellik, devlet gücünün daha klasik boyutları, yani cezai ve disipline edici boyutlarına karşı yavaş yavaş galip gelmekte ve giderek devlet kurumlarının ötesine geçerek biyopolitik aygıtlarda ve gerçekliğin kendisini tanzim eden altyapıda içerilmektedir. Bu da onun, nüfusun “davranışını yönetmesi”ne imkân verir.[34] Bununla birlikte, özellikle Pierre Dardot ve Christian Laval tarafından geliştirilenler olmak üzere, Foucault’nun argümanlarına yönelik eleştiriler mevcuttur: Devlet egemenliğinin, biyopolitik yönetimsellik tarafından ele geçirildiği fikrinden ziyade, yönetimsellik biçimlerinin egemenliğin kendi mantığı veya en azından onlarla yakın ilişki içinde geliştiği fikri daha iyi bir hipotez olabilir.[35] Zamanında neoliberal yörüngeye girip galip gelen devletlerde otoriter ve baskıcı uygulamaların yeniden canlanması, bu yöne acil bir analitik yeniden yönelim gerektiriyor gibi görünüyor.
Zapatistaların “hükümet” olarak adlandırdığı şeyin, geç modernitede iktidar tekniklerinin – baskın değilse de – temel boyutlarından biri hâline gelen yönetimsellikle pek az ilgisi olduğu kabul edilmelidir. Zapatista otonomisinin “hükümet” olarak adlandırdığı şeyin basitliği, onları hem gizemli bürokratik yapılara hem de nüfusları yönetmeye yönelik biyopolitik aygıtlara yabancı kılan bir görevler hüzmesinden oluşur. Algısı açık bir gözlemci İyi Yönetim Konseylerinin işleyişini şu şekilde tanımlamıştı:
Tüm devlet işleri; işlerini kamusal, oldukça basit bir şekilde yerine getiren, en zor ve komplike şartlar altında bulunan ve bu işleri yalnızca birkaç pound için, güpegündüz, yanılmazlık iddiasında bulunmadan, iş yapmama ofislerinin (circumlocution offices) ardına saklanmadan yapan ve hatalarını kabullenip onları düzeltmekten utanmayan basit köylülerden oluşan konseyler tarafından gerçekleştiriliyordu. Kısaca ifade etmek gerekirse – askeri, politik, idari – kamusal işleri, eğitimli bir kastın gizli saklı niteliklerine dayanıp gerçekleştirmek yerine, gerçek topluluk işleri kılarlar.
Okuyucu, Zapatistaların otonom yapısı hakkında söylenenlerin, (“Komün” yerine “konseyler”, “işçiler” yerine “köylüler” veya “topluluk” gibi) birkaç küçük terim farkı dışında, Marx’ın Paris Komünü tasvirine olan benzerliğini fark edebilir.[36] Burada “hükümet” terimiyle anlatılan şey, şaşırtıcı derecede basittir. İyi Hükümet Konseyi’nin ofisi, içinde bir masa, birkaç bank ve en iyi ihtimalle gelişigüzel bir biçimde birbirine bağlanmış bir veya iki bilgisayar bulunan, dekoratif duvar resimleriyle boyanmış küçük bir ahşap evdir. Bu minimalizm ve daha büyük ölçüde, embriyonik idari yapıların bile yokluğu, İyi Hükümet Konseylerinin esasında gerçek bir hükümet kurabilecek herhangi bir yapıdan çok uzak olduğunu gösterir ve bu durumda “hükümet” fikrinin kendisi anlamsız olacaktır. Bu noktada başka bir gerçeklik düzeni ele alınmaktadır ve bu hükümet anlayışının, birinci sınıf fikirler üretme kabiliyetine Avrupa geleneği kadar sahip bir Yerli politika felsefesi tarafından belirgin kılınan ve tamamen farklı bir soykütüğün parçası olduğunu düşünmek kesinlikle faydalı olacaktır.[37]
Yine de eklenmesi gereken önemli bir detay var. Açıkça görülüyor ki “kendimizi yönetmek” sadece, başkalarının daha önce yapmış olduğu şeyleri yapmak anlamına geldiği takdirde bir ilerleme teşkil etmez. Bu, emtia dünyasında, en basit tabiriyle ekonomik normları kendimize dayatmak anlamına gelir. O hâlde özyönetim, heteronom mantığa kendini teslim etmekten – bir tür kendi kendini heteronomlaştırmadan – başka bir şey olmayacaktır. Açık bir ifadeyle belirtecek olursak mesele, mevcut durumu yönetmek veya cebri üretkenliği onu giderek daha yıkıcı bir sarmalın içine sürükleyen bir sistemin zorluklarının üstesinden gelmeye çalışmak için özyönetim kipliklerini kullanmak değildir. “Kendimizi yönetmek” yalnızca, kolektif potansiyelin harekete geçirilmesi; kapitalist piyasa heteronomisinden azade ve kendi kaderini tayin eden yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasına izin verdiği ölçüde anlamlıdır.
Marx’ın Paris Komünü hakkında söylediklerine oldukça benzeyen alıntıda da gördüğümüz gibi, konseyler ve meclislerden oluşan bir hükümet, ancak ortak yaşam biçimlerinde kök salıyorsa ve müşterekleri canlandırmayı amaçlayan kolektif enerjinin bir tezahürünü oluşturuyorsa kıymetlidir. Tüm bunlar ışığında, Zapatist özyönetim, kolektif kapasitenin, münasip olduğu düşünülen komünal yaşam biçimleriyle birlikte savunulması, canlandırılması ve dönüştürülmesi için kolektif kapasitenin güçlendirilmiş bir tezahürüdür. Bu, yaşam biçimlerinin heteronom bir şekilde birbirleriyle uyum içinde bulunmasını empoze eden “davranış yönetimi” değil, gelişen bireysel ve kolektif eylem yoluyla komünal yaşamın genişlemesine bir katkıdır. Chiapas’taki isyancılar, “Zapatistalara göre özgürlük”ün ne olduğunu açıklamaya daima özen gösterdiler: Bu türden bir özgürlük, yalnızca belirli organların (konseyler, meclisler vb.) yaratılması değil, aynı zamanda ve özellikle yaşam biçimlerinin kolektif bir biçimde kendi kaderini tayin etmesi olarak anlaşılması gereken bir kendi kendini yönetme sanatıdır.[38] “Otonomi, halkın münasip yaşamıdır” diyerek, otonomi ile yaşam biçimlerinin kendi kaderini tayin hakkı arasındaki söz konusu özdeşleşmeyi kendi tarzlarında ifade ederler.[39] Otonomi, tam anlamıyla, öz-örgütlenme ve özyönetim pratiklerinin süregelen düzenini, herkesin münasip olduğunu düşündüğü yaşam biçimlerini genişletme ve dönüştürme kapasitesiyle birlikte dokumayı içerir.
Zapatista Otonomisi: Eksik Bir Deneyim mi? (III)
Otonomi Eksik/Yok Edici Bir Süreç Mi?
Zapatista deneyiminde tanık olduğumuz otonomi perspektifi ile yakın zamanda formüle edilmiş eksiklik/yok ediş tezi arasındaki olası yakınlaşmaları, ikisi arasındaki bariz farklılıkların üzerini örtmeden, incelemeyi öneriyoruz.[40]Eksiklik/yok ediş ile iktidarı temelinden yoksun bırakmak ve onu işlevsiz kılmayı kastediyoruz; bu, aynı zamanda (yeni kurulmuş bir gücün ele geçirilmesini haklı çıkarmaya hizmet eden bir kurgu olan) kurucu iktidar hipotezine “hiçbir zaman kurulmuş bir iktidara dönüşmeyen” yok edici bir potansiyelle karşı çıkmayı da içerir.[41]
İlk olarak, neredeyse otuz yıldır günbegün süren direniş, Meksika devletini olduğu kadar, ekonomi dünyasının mantığını ve onun beraberinde getirdiği yıkımı da Zapatista topraklarında fiilen etkisiz hâle getirdi. Bunun somut olarak pratiğe dökülmüş ve ayrıca ender görülen bir eksiklik/yok ediş olduğu yadsınamaz. Hem devletin hem de ekonominin egemenliğini ortadan kaldırma ya da en azından zapt etme kabiliyeti, etkin bir yok edici potansiyelin tezahürü değil midir? Ek olarak, günümüzde otonom bir yapı inşa etmek başlı başına muhalif bir pratik olsa da eksiklik/yok ediş kavramı otonomi pratiğinin muhalif boyutunu vurgulamaktadır. Tersine, ikisini bir araya getirmek, eksikliğin tamamen olumsuz bir anlayış olduğu argümanının çürütülmesini sağlar. O hâlde cevabımız, söz konusu negatif boyuttan ne kaçınılması ne de bu boyutun gizlenmesi gerektiğidir zira bu, mücadeleyi soyutlama düzeyine yerleştirme riskini taşır: Kendisini, yıkım dünyasının yıkımı olarak kavramayan olası hiçbir kurtuluş biçimi yoktur. Son olarak ve en önemlisi, Zapatista otonomisi, yalnızca komünal yaşam biçimlerini güçlendirmenin ve yeniden icat etmenin bir yolu olduğu ölçüde eksik/yok edici bir deneyim olarak tanımlanabilir.
Ancak eksiltici/yok edici bir süreç, yalnızca neoliberal devletin ve habis kapitalizmin egemenliğini ortadan kaldırmayı amaçlamaz. Bu devam eden, olumlayıcı bir süreçtir. Benzer şekilde, otonomi gerçekten de kendisine zarar verebilecek her şeye karşı durmaksızın verilen bir mücadele olarak, devam eden bir eksiltme/yok etme sürecidir. Açıkça görülebileceği üzere, burada kavrandığı şekliyle otonomi, herhangi bir gerçek dönüşüm gerçekleşmeden önce bile yeni bir anayasa tasarlama fikrine saplanıp kalmaktan kaçınmamıza kapı aralar. Bu, birliğe dayalı soyut bir yaklaşıma sıkışmış bir devlet gibi düşünmenin en iyi örneğidir. Zapatistalar otonominin anayasasını yazmamıştır. Tersine, tüm pratik zorluklarına rağmen, bir kılavuz olarak hizmet edecek mevcut bir temel, bir metin olmadan ilerlemeyi tercih ettiler.[42] Onlara göre otonomi, herhangi bir kutsal metin tarafından (önceden) belirlenemeyen sürece dayalı bir politikadır: Anayasal fetişizm ile otonomi karşıt uçlardır.
Zapatista deneyiminin şaşırtıcı bir yanı, kolektif örgütlenmenin akışkan biçimlerini koruma kapasitesidir. Özerk hükümet organlarında olduğu kadar çeşitli faaliyet alanlarında (eğitim, sağlık, üretim vb.) da yol boyunca karşılaşılan zorluklara yanıt vermek ve yeni perspektifleri hesaba katmak için pratikleri sürekli olarak değiştirilmektedir.[43] Sabit yapılar yok, kurum fetişizmi yok. Bunun yerine; memnuniyetsizlik, hatalara karşı uyanıklık ve onları düzeltme dürtüsü ile beslenen bir türlü kalıcı tedirginlik vardır. Kısacası, deneyimin getirdiği zenginliği ve akışkanlığı korumak için vazgeçilmez olan “caminar preguntando” (sorgulayarak ilerlemek) adı verilen Zapatista ilkesine uygun bir biçimde ileriye doğru bir yol bulma sürecidir. Otonomi, kurumsal katılığın tam tersi olan, kolektif örgütlenme biçimlerini durmaksızın değiştiren ve aynı zamanda kendisine meydan okuyabilecek herhangi bir şeye karşı sürekli bir mücadeleye girişen bir süreçsellik politikasıdır.
Maestros’lardan birinin Escuelita’da söylediği gibi otonominin “sonu yoktur”. Bu sözler, süregiden deneyimlerinin eksikliklerine ve otonomiyi inşa etme usullerinin asla mükemmel ve eksiksiz kabul edilemeyeceğine dair sağlıklı bir farkındalığa işaret eder. Bu yaklaşım, bir gün amacına ulaştığını ve kusursuz olduğunu iddia edebilecek ideal bir toplum yaratma iddiasını reddeder. Süreçsel boyutun yanı sıra herhangi bir kurumsal gerçeklikte taşlaşma riskine karşı ve ayrı bir gücün kurulmasına karşı sürekli mücadele etmenin gerekliliği kabul edildiğinde otonomi gerçekten de özü itibarıyla sonu olmayan bir politikadır. Bu bakımdan, yalnızca iktidarı işlevsiz kılmak için çabalamakla kalmayan, aynı zamanda süreçselliğin kurumsallaşmış olanın sabit karakterine üstün gelmesi için yorulmadan mücadele eden eksiltici/yok edici bir süreçtir.
Otonomi deneyimi ile saf bir yok eksiltici/yok edici potansiyelin olumlanması arasında bazı farklılıklar vardır ve bu, devam eden kurumsuzlaştırma lehine herhangi bir yeniden kurumsallaştırma yöntemine karşı korunmayı gerektirir. Ancak kurum ile tam olarak ne kastedilmektedir? Böylesi çetrefilli bir soruyu çözdüğümüzü hiçbir şekilde iddia edemeyiz ancak birkaç fikir sunacağız. Kurumlara yönelik eleştiriler, gerçeği zorla stabilize eden ve yaşam biçimlerinin akışkanlığına müdahale eden; ayrı bir gücü sağlamlaştırmanın ve devlet tarafından mülksüzleştirmenin araçları olan sabit varlıkları hedefler. Bu şekilde tanımlanan kurumların; devlet dışı, sürece dayalı bir politika olduğunu söylediğimiz Zapatista otonomisi gibi bir pratikte yerlerinin olmadığını söylemeye gerek yok. Öte yandan, tüm bunlara rağmen, Zapatista deneyimi bizi, komünal bir varoluş biçiminin gelişmesi için ilgili herkes tarafından geliştirilen ve kabul edilen örgütlenmiş organlar ve kurallar gerektiğini kabul etmeye davet eder. Söz konusu organ ve kuralların birer kurum olduğu söylenebilir mi? Fani bir anlaşmanın konusu olmak gibi basit bir gerçek onlara bu kelimeye layık bir istikrar düzeyi sağlıyorsa bunu kabul etmekten başka bir seçeneğimiz yok. Ancak unutmayalım ki bunlar, yaşam biçimlerinin akışkanlığı içinde ve ayrışmamış bir kolektif potansiyelin elindedir. Dolayısıyla, kolektif potansiyelin mülksüzleştirilmesine ve boyun eğdirilmesine katkıda bulunan sabit varlıklar anlamında kaçınılmaz kurumlar olduklarına inanmak için hiçbir neden yoktur.
Geleneklere ve kurallara saygı her ne kadar toplu bir biçimde benimsenen yaşam tarzlarını desteklese de bunların herhangi bir zamanda değiştirilebileceğini ancak bu değişkenliğin kendisinin bir süreç olduğunu ve sabit, ex nihilo bir öz-tanımlama olmadığını ekleyelim. Hiçbir şey kurumsallaşmış bir sabitlik içerisinde değildir, ancak var olanı dönüştürmenin yolu, dönüştürülecek olanın harcıdır ve sonuç olarak onu değiştirme usulünü kısmen şekillendirir. Eksiltici/yok edici potansiyeli besleyen ve mümkün kılan şeyin yaşam biçimlerinin zenginliği olduğunu söylersek, tıpkı otonominin sonu olmadığı gibi, tamamlanmış eksiklik/yok ediş diye bir şeyin de olmadığı (muhtemelen bunu ilan etmek olanaksız olduğu için) söylenebilir. Bu nedenle, otonominin sonsuz süreçselliği ile ona karşı çıkan ve bir tehdit olarak oluşturabilecek olan arasındaki çözülmemiş gerilimden ya da eksiklik/yok ediş dürtüsü ile kolektif örgütlenme biçimlerine tahsis edilen rol arasındaki – esasında ortak bir tarihin ürünü olarak halihazırda var olan – çözülmemiş gerilimden kaçınmanın imkansızlığını kabul etmek akıllıca olacaktır.
Sonuç
Zapatista otonomisinin –tüm şiddetli tepki ve bunun gerektirdiği uzun vadeli direnme kapasitesi ile – Meksika devletinden tam bir kopuş olarak inşa edildiği için bir eksiklik/yok ediş deneyimi olarak görülmesi gerektiğini öne sürüyoruz. Aynı zamanda, Zapatista deneyimini yok etmeye çalışan ve ilerlemekte olan modernleşme/ticarileşme cephesinden ne gelirse gelsin savunulabilecek komünal, kendi kaderini tayin eden yaşam biçimlerinin genişletilmesine imkân vermesi bakımından bir eksiklik/yok ediş deneyimidir. Otonominin ilerlediği her yerde, piyasa mantığı kısmen bozulmuş ve Meksika devletinin kurumlarının girişine izin verilmemiştir: Yalnızca reddedildikleri için değil, kolektif bir öz-örgütlenme kapasitesi onları işlevsiz ve dolayısıyla işe yaramaz kıldığı için somut olarak eksiltildiler/yok edildiler. Kelimenin tanımına göre kurum olarak kabul edilebilecek özyönetim organlarını kullandığı için söz konusu süreç kesinlikle saf olmayan bir eksiklik/yok ediş sürecidir. Bu nedenle, söz konusu organların kurumsallaşmış olanın taşlaşmasından kaçındığını ve kendi kaderini tayin eden yaşam biçimlerini yaymak için birer araç olarak kaldığını kabul etmek de bir o kadar– hatta özellikle – önemlidir. Serge Quadruppani'nin bir zamanlar dediği gibi, saf olmayan ayaklanmalar çağındaysak eğer, bekleyebileceğimiz yegâne şey saf olmayan deneyimlerdir. Ayrıca otonomi deneyimi, bir kurumun eleştiriye en açık yönü olan ayrışmış bir iktidarın aracı olma özelliğinden temelde kaçınıyor da değildir. Otonomi, ayrışmış bir gücün yeniden tezahür etmesi anlamına gelen yeniden kurumsallaşma riskinden hiçbir zaman tamamen bağışık değildir ve bunun farkında olmak tehlikeden kaçınabilmek için çok önemlidir.
Bu nedenle, bir otonomi politikasının ne olduğunu ve böylece bu politikayı neyin tehdit ettiğini bir kez daha belirtmeyi faydalı buluyoruz. Otonomiyi devlet dışı bir politika olarak tanımlamak, sınırları ne kadar belirsiz olursa olsun – doğası gereği ayrıştırıcı tefviz kiplikleri üzerinden kolektifin potansiyelinin mülksüzleştiren ve iktidarı söz konusu potansiyel üzerinde yoğunlaştıran – devlet merkezli politika ile – ayrıştırıcı olmayan tefviz kiplikleri aracılığıyla bu kolektif potansiyeli, ayrışmış bir varlık tarafından el konulmaktan koruyan ve büyütmeye çalışan – devlet dışı politika biçimleri arasında bir ayrım yapmayı gerektirir. Bu şekilde bakıldığında, otonomi – yalnızca otonomi fikri ile devlet fikri birbirlerine karşıt oldukları için değil, otonomi, devlet benzeri bir ayrışmayı yeniden üretmeyi önlemeye yönelik pratik mekanizmaların uygulanmasını ima ettiği için – devletsiz bir politikadan fazlasıdır, kelimenin tam anlamıyla devlete karşıbir politikadır.
Otonominin, belirli bir bölgenin ayırt edici özellikleri ve bu özelliklerin benimsenme usullerinde tescil edilmiş yerleşik bir politika olduğunu da unutmayalım. İlgili toplulukların ve kolektiflerin özgül gerçekliği içinde yerelleştirilmesi, bu özgür gerçekliğe demir atması elzemdir. Buna rağmen, yerel bir boyutla ya da kısıtlayıcı bir yerellikle sınırlı değildir zira demir attığı spesifik noktadan diğer ufuklara ve bölgelerarası değişim ve koordinasyon biçimlerine açıktır.[44] Gerçekten de Zapatista isyancılarının deneyimi, boğucu yerelcilik ile soyut evrenselcilik arasındaki suni karşıtlıktan kurtulmanın mümkün olduğunu gösteriyor. “Birçok dünyanın sığabileceği bir dünya”yı çağırarak, küresel boyutun ancak yerel özgüllüklerden ve deneyimlerin çoğalmasından yola çıkılarak anlaşıldığı sürece anlamlı olduğu bir ufka işaret ederler. Zira otonomi yerleşik bir politika olduğu için kaçınılmaz olarak bir çokluk politikasıdır da.
Son olarak söylemeliyiz ki otonomi sadece politik terimlerle tanımlanamaz. Özyönetim pratiklerinin tatbik edilmesinin, münasip görülen öz-belirlenimli yaşam biçimlerini genişletmekten ayrılmaz olduğunu varsayar. Bu, devlet dışı politikaya duyulan ihtiyacın, herkesin, toplumsal tahakküm ilişkilerinin var olmadığı ve dünyayı yaşanabilir kılan dayanışma ağına hürmet gösterilen iyi ve onurlu bir yaşam olasılığını korumasına imkân tanıyan bir özgürleşme dürtüsüyle bağlantılı yani en geniş anlamıyla otonomiyi kavramanın tek yoludur.[45]
* İngilizceden çevirdiğimiz metin, 8 Eylül 2022 tarihinde “Zapatista Autonomy: A Destituent Experiment?” başlığıyla Ill Will sitesinde yayınlanmıştır, İngilizce metne bağlantı üzerinden erişmeniz mümkündür.
[1] Ağustos 2019’da dört özerk komün ve yedi İyi Yönetim Konseyi’nin kurulmasıyla otonom yönetimin daha da genişletildiği açıklandı.
[2] Özgürleştirilmiş alanlar fikri için bkz. Jérome Baschet, Adieux au capitalisme: Autonomie, société du bien vivre et multiplicité des mondes, La Découverte, 2016. Gerçekleşmiş ütopyalar için bkz. Erik Olin Wright, Envisioning Real Utopias, Verso, 2010. Wright’ın metnine yönelik bir eleştiri için bkz. Baschet, “Quels espaces libérés pour sortir du capitalisme? A propos d'Utopies réelles d'Erik Olin Wright.” Ecorev', no. 46, 2018 ve Baschet, Basculements: Mondes émergents, possibles désirables, La Découverte, 2021.
[3] Mariana Mora, Kuxlejal Politics: Indigenous Autonomy, Race and Decolonizing Research in Zapatistas Communities, University of Texas Press, 2017.
[4] Jérôme Baschet, Basculements: Mondes émergents, possibles désirables, La Découverte, 2018.
[5] Oaxaca eyaletinde geliştirilen “comunalidad” anlayışı için bkz. Diaz (2007).
[6] Subcomandante Marcos, “Entre el árbol y el bosque.” Presentation at the conference “Frente al despojo capitalista, la defensa de la tierra y el territorio,” Mexico, July 12, 2007. [Aksi belirtilmediği sürece tüm çeviriler yazara aittir.]
[7] Jérôme Baschet, ¡Rebeldía, resistencia y autonomía! La experiencia zapatista, Editorial Eon, 2018, 196-212. Bu açıdan, Zapatistalar tarafından benimsenen topluluk fikri, komüniteryanizm olarak adlandırılabilecek şeyden çok Agamben’in “özsel olmayan ortaklığına” daha yakındır. Bkz. Giorgio Agamben, The Coming Community, translated by Michael Hardt, Minnesota University Press, 1993, 17.
[8] Richard Stahler-Sholk, “Autonomía y economía política de resistencia en Las Cañadas de Ocosingo,” in Luchas “muy otras”: Zapatismo y autonomía en las comunidades indígenas de Chiapas, edited by Bruno Baronnet, Mariana Mora and Richard Stahler-Sholk, UAM-CIESAS-UNACH, 2011, 409-446.
[9] Subcomandante Moisés, “Political Economy II,” in Critical Thought in the Face of the Capitalist Hydra ed. EZLN Sixth Commission, edited by the Sixth Commission of the EZLN, Paperboat Press, 2016, 77-88.
[10] Bruno Baronnet, Autonomía y educación indígena: Las escuelas zapatistas de la Selva Lacandona en Chiapas, México, Abya-Yala editores, 2012.
[11] Jérôme Baschet, “En camino fuera del mundo del dinero: Apuntes sobre la autonomía zapatista.” Herramienta, no. 57, 2015. Metne ulaşmak için tıklayınız.
[12] Jérôme Baschet, Défaire la tyrannie du présent: Temporalités émergentes et futurs inédits, La Découverte, 2018.
[13] Zapatistalar, Ağustos 2013 ile Ocak 2014 arasında gerçekleşen ve isyancı köylerde yaklaşık beş bin kişiye ev sahipliği yapan Escuelita zapatista için hazırladıkları ders kitaplarında otonom yönetimin ilerlemelerini ve bu ilerlemenin zorluklarını ortaya koydu. Bkz. EZLN, The First-Grade Textbook for the Course: Freedom According to the Zapatistas. 4 vols.n.p., 2013. See also Subcomandante Moisés, “Political Economy II.”
[14] Paulina Fernandez Christlieb, Justicia Autónoma Zapatista. Zona Selva Tzeltal, Ediciones autonom@s, 2014.
[15] Michel Foucault tarafından modern yönetimselliğin soykütüğünün bir parçası olarak tanımlanan pastoral iktidar ile Yerli geleneklerindeki hizmet etiği arasındaki ayrımı burada belirtmekte fayda var (papaz, “sorumluluğunu bir hizmet olarak deneyimlemesi gereken” bir liderdir). Bkz. Michel Foucault, Security, Territory, Population. Lectures at the Collège de France (1977-1978), translated by Graham Burchell, Palgrave Macmillan, 2007, 179. Burada hizmetin açıkça hiyerarşik bir ilişkiye bağlı olduğuna ve iyi niyetli bir itaat ilişkileri kipliği oluşturduğuna dikkat edin. Yerli dünyasında ise hizmet, bir topluluk bağının üretimine katkı olarak anlaşılır.
[16] Bir sorumluluğu yerine getirerek hizmet etmek, topluluk aidiyetini oluşturan karşılıklığın bir yönüdür: “topluluğu inşa etmenin” bir yoludur. Bkz. Rafael Bautista, La descolonización de la política. Introducción a una política comunitaria, Cideci-Unitierra. 2014, 147.
[17] EZLN, “Autonomous Resistance,” in The First-Grade Textbook for the Course:Freedom According to the Zapatistas. n.p., 2013, 73.
[18] Subcomandante Marcos, The Zapatistas’ Dignified Rage, translated by Nick Henck, AK Press, 2012, 131.
[19] Carlos Lenkersdorf, Aprender a escuchar, Plaza y Valdés, 2008.
[20] Ağustos 2013'te San Cristobal de Las Casas'taki CIDECI-Uniterra'da Escuelita zapatista sırasında yapılan sözlü sunumlardan. [Bu ve Escuelita’da gerçekleşen diğer tüm sözlü sunumların çevirileri için meslektaşım Marialaura Boscán Peraza'ya minnettarım.]
[21] Otonom yönetimin sivil yapılarıyla birlikte var olmayı sürdüren politik ve askeri bir örgüt olan Ejército Zapatista de Liberación Nacional'ın (EZLN) varlığını görmezden gelemeyiz. Şu gerçek açıkça kabul edilmektedir: “EZLN demokratik değildir zira bir ordudur.” Bkz. Bkz. EZLN, Sixth Declaration of the Selva Lacandona, 2005 (metne ulaşmak için tıklayınız). Juntas de buen gobierno'nun oluşturulması sırasında, EZLN’nin politik-askeri yapılarındaki yetkililerin otonom yönetimin sivil sorumluluklarını üstlenemeyecekleri belirtilmiştir. Bununla birlikte, Gizli Devrimci Yerli Komite üyeleri olan komutanlar, İyi Yönetim Konseylerindeki görevler olmak üzere aktif rollere her daim kabul edilmiştir ve bu durum bazen eleştirilmiştir; Söz konusu mevzu, Escuelita kılavuzlarında oldukça açık sözlü bir biçimde ele alınmıştır. Bkz. EZLN, The First-Grade Textbook for the Course: Freedom According to the Zapatistas, 2013. Otonominin bir süreç olmasının nedenleri arasında, EZLN’nin politik-askeri liderlerinin hâlâ, kendilerine topluluklar ve sivil yönetim organları tarafından bahşedilen gücü iade etme sürecinde olması ve bu sürecin henüz tamamlanmaktan uzak olmasıdır. Bkz. Jérôme Baschet, ¡Rebeldía, resistencia y autonomía! La experiencia zapatista, Editorial Eon, 2018, 88-94.
[22] Maestro Fidel, sözlü sunum, Escuelita zapatista, CIDECI, August 2013.
[23] Maestro Jacobo, sözlü sunum, Escuelita zapatista, CIDECI, August 2013.
[24] İktidar ve hizmetkâr arasındaki ayrım için bkz. John Holloway, Change the World Without Taking Power, Pluto Press, 2002, 18-19.
[25] Maestro Jacobo, 2013.
[26] Maestra Eloisa, sözlü sunum, Escuelita zapatista. CIDECI, August 2013.
[27] Giorgio Agamben, Stasis: Civil War as a Political Paradigm, trans. Nicholas Heron, Stanford University Press, 2015.
[28] Agamben, Stasis, 51.
[29] Erik Weil, Hegel and the State, trans. Mark A. Cohen, John Hopkins University Press, 1998, 69.
[30] Weil, Hegel and the State, 69.
[31] Devlet ve demokrasi arasındaki karşıtlık için bkz. Miguel Abensour’s Democracy Against the State: Marx and the Machiavellian Movement (2011) ve Pour une philosophie politique critique (2009).
[32] Otonomi aynı zamanda bir “anti-politika” olarak da anlaşılabilir. Bkz. John Holloway, Change the World Without Taking Power, Pluto Press, 2002. Bu ifade, burada devlet dışı politika olarak adlandırdığımız şeye tekabül eder (ortak haysiyet ve herkesin kolektif eylemleri belirlemeye katılma becerisi, yatay olanın dikey olana ve süreçsel bir yaklaşımın her türlü katılığa karşı önceliği, etik ve politik kaygıların entegrasyonu…)
[33] Bkz. Foucault, Security, Territory, Population; ve Giorgio Agamben, The Kingdom and the Glory, trans. Lorenzo Chiesa, Stanford University Press, 2011.
[34] Devlet yapıları parçalandıkça yönetimselliğin arttığına dair bir argüman için bkz. Invisible Committee, To Our Friends, translated by Robert Hurley, Semiotext(e), 2015 (metne ulaşmak için tıklayınız).
[35] Pierre Dardot and Christian Laval, Dominer: Enquête sur la souveraineté de l’État en Occident, La Découverte, 2020.
[36] Alıntı, Karl Marx ve Friedrich Engels, Writings on the Paris Commune, ed. Hal Draper. Monthly Review Press, 1971, 153’ü zikreden Theodor Shanin, Late Marx and the Russian Road, Monthly Review Press, 1983, 89’dan alınmıştır.
[37] Eduardo Viveiros de Castro, Cannibal Metaphysics, Minnesota University Press, 2014. Amazon halkları ile (İspanyol fethinden önce bile devlet egemenliği altında yaşamış olan) Maya dünyası arasında büyük farklılıklar olmasına rağmen, Pierre Clastres’in çalışması, özellikle “sorumluluklar” ve “mandar obedeciento” çerçevelemeleri ile belirli bir benzerlik taşıyan “güçsüz şef” figürünün geliştirilmesi için kullanışlı bir başlangıç noktasıdır. Bkz. Pierre Clastres, Society Against the State, Zone Books, 1987, 206-208). Ayrıca bkz. Eduardo Viveiros de Castro, Politique des multiplicités: Pierre Clastres face à l’État, Éditions Dehors, 2019.
[38] EZLN, The First-Grade Textbook for the Course: Freedom According to the Zapatistas.
[39] Örneğin, 9 Ağustos 2018’de caracol Morelia’daki “Comparte por la humanidad” festivali sırasında La Realidad bölgesinden gelen Zapatistalar tarafından sunulan “Yaşam ve Ölüm” adlı oyunda bu ifade geçmektedir.
[40] Bkz. Agamben, Stasis; ve The Invisible Committee, To Our Friends. Otonomi ve eksiklik tezi aynı zamanda Marcello Tarí and Vicente Barbarroja, “Azufre rojo. El retorno de la Autonomía como estrategia,” in Marcello Tarì, Un comunismo más fuerte que la metropoli: La Autonomía italiana en la década de 1970, Traficantes de Sueños, 2016’da bir araya getirilmiştir.
[41] Giorgio Agamben, The Use of Bodies, trans. Adam Kosko, Stanford University Press, 2016, 268.
[42] “Bir kılavuzumuz yoktu, otonomiyi nasıl gerçek kılacağımızı bilmiyorduk. […] Bakacak, takip edecek bir kitabımız yoktu…” EZLN, Autonomous Government, Bk. 1. From The First-Grade Textbook for the Course: Freedom According to the Zapatistas, 44.
[43] “Yaptığımız her şey bir adım, işe yarayıp yaramadığını görmek lazım, işe yaramıyorsa değiştirmek gerekir.” EZLN, Autonomous Government, 54.
[44] Jérôme Baschet, Basculements: Mondes émergents, possibles désirables, La Découverte, 2021.
[45] Dayanışma (diğerleriyle veya insan olmayan dünyayla) ile yaşam biçimlerinin kendi kaderini tayin etmesi olarak anlaşılan otonomi arasında bir karşıtlık yaratmak yerine, (egemenlik ve boyun eğmeyi reddeden yaderklik anlamına gelen) otonomiyi (başkalarıyla olan bağlarımızdan beslenmek, başkasının varlığımızın kurucu unsuru olması anlamına gelen) heterotrofi ile eklemleyen bir okuma için aşağıdaki metni öneriyoruz: Jérôme Baschet, “Conception relationnelle de la personne, communauté et autonomie politique,” Itinérances, ed. Josep Rafanell i Orra, Divergences.