Eleştirel Hukuk Çalışmaları Sempozyumu: Hukuk ve Şiddet
Eleştirel Hukuk Çalışmaları Topluluğu olarak düzenlediğimiz sempozyumların ikincisi bu kez İstanbul’da, 30 Kasım 2024 tarihinde İstanbul Barosu Kültür Merkezi Konferans Salonu’nda gerçekleşti. Çağrı metnimizde de belirttiğimiz üzere; “bu yılki Sempozyum’un temasını tartıştığımız dönem İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım ve bölgeselleşen saldırıları gündemdeydi ve halihazırda gündemde olmaya devam ediyor. Diğer taraftan da otoriterleşmenin dünya çapında gittikçe arttığı ve bunun hukukla şiddet arası ilişkilerde, daha doğrusu hukukun bir şiddet olarak işleyişindeki yansımalarını daha aşikâr şekilde görüldüğü bir tarihi momentten geçiyoruz.”
Değerli hocalarımızın katılımıyla, böylesi tarihi bir momentte ve güncel gelişmeler ışığında “Hukuk ve Şiddet” üzerine önemli tartışmalar yürüttük.
Sempozyumun açılışını bizi hapishaneden selamlamak zorumda kalsa da Seçilmiş Hatay Milletvekili, değerli hukukçu Can Atalay gerçekleştirdi. “Hukukun bütün demokratik kazanımları, onlar için mücadele edenlere ait” olduğunun altını çizen Atalay’ın bizlere ilettiği mektup okundu. Etkinliğin ilk oturumunda Dicle Demir moderatörluğünde Cemil Ozansü ve Özgür Sevgi Göral hocaların sunumlarıyla, “Kolonyalizm ve Savaş” üzerine tartışıldı. Ozansü “Kurucu Şiddet Meselesi”, Göral ise “Sömürgeci Siddetin Bir Parçası Olarak Hukuk: Mücadele, Direnç ve İtiraz” başlıklı sunumlarını bu bölümde gerçekleştirdiler. İkinci oturumda “Kriz Hâli” başlığı altında ve Buket Karaman’ın moderatörlüğünde, Yasemin Özdek’ten “İlkel Birikimin Şiddeti ve Hukukun Krizi”, Gökçe Çataloluk’tan “Haydutlar, Korsanlar, Dronelar...Bugünün Şiddetine Brechtçi Bir Bakış” başlıklı sunumları dinledik. Etkinliğin Hazal Gül moderatörlüğündeki son oturumunda ise “Toplumsal Hiyerarşiler ve Kesişimsellik” üzerine tartışmalar yürütüldü. Foti Benlisoy’un “Türcülük, Sermaye ve Hayvan Kurtuluşu” başlıklı sunumuyla başlayan oturumda, Zeynep Kıvılcım’dan “Göçmen ve Mültecilere Yönelik Hukuksal Şiddet”, Reyda Ergün’den “Eleştirel Bir Hukuk Kuramı Olarak Kesişimsellik” başlıklı sunumları dinledik.
Hocalarımıza sunumları ve moderasyonlar için çok teşekkür ederiz. Sayelerinde hukuk ve şiddet ilişkisini pek çok boyutuyla (tarihi-güncel, hukuki-siyasi) tartıştık ve böylece Türkiye’deki eleştirel hukuk çalışmaları adına önemli bir çalışmayı hayata geçirebildik.
Bu tür çalışmalarımızı sürdürmeye kararlıyız.
Kıymetli hocalarımız Aykut Çelebi ve Erdem Denk elde olmayan sebeplerden dolayı bizimle olamadılar. Kendileri davetimize evet dedikleri çok teşekkür ederiz.
Ayrıca ev sahiplikleri ve katılımları için İstanbul Barosu’na çok teşekkür ederiz. Mekân olmasa sempozyum da olamazdı. Kerem Samim Sayın etkinlik boyunca çekimleri ve ardından videoların kurgularını, Erkal Tülek de her zamanki gibi etkinlik görsellerimizi yaptı. Kendilerine ve emeği geçen, katılan herkese çok teşekkür ederiz.
Bu sebeple, bir sonraki sempozyumda ve diğer etkinliklerimizde görüşmek üzere.

Sempozyum Çağrı Metni
HUKUK VE ŞİDDET
30 Kasım 2024’te İstanbul’da ikincisini gerçekleştireceğimiz yıllık sempozyumun konusunu Hukuk ve Şiddet.
Bu yılki Sempozyum’un temasını tartıştığımız dönem İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım ve bölgeselleşen saldırıları gündemdeydi ve halihazırda gündemde olmaya devam ediyor. Diğer taraftan da otoriterleşmenin dünya çapında gittikçe arttığı ve bunun hukukla şiddet arası ilişkilerde, daha doğrusu hukukun bir şiddet olarak işleyişindeki yansımalarını daha aşikâr şekilde görüldüğü bir tarihi momentten geçiyoruz.
İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’un ardından “Bir daha asla” şiarı ile kurulduğu ileri sürülen, çağımızın uluslararası hukuk düzenini tesis ve tahkim eden Birleşmiş Milletler, soykırımı önlemek ve durdurmakta gerçek ve anlamlı bir çaba sarf etmeyerek Gazze ve Lübnan’daki yıkımı mümkün kıldı. BM’nin ve uluslararası hukuk düzeninin yegâne yargı organlarından Uluslararası Adalet Divanı tarafından dahi İsrail’in işgalinin hukuksuz olduğu ve soykırımın gerçekleştiğinin “olası” olduğu kabul edildi. Bu kararların ardından görülen ise daha fazla yıkım, ihlal ve şiddet.
Sömürgeci şiddetin en saf ve doğrudan halini gördüğümüz Filistin’de yaşananlar, uluslararası hukuk başta olmak üzere hukukun şiddeti engellemekte gönülsüz olduğunun açık ifadesidir. Uygarlık adı altında kapitalizmin mantığını gizleyen ve güçlendiren hukuk – ve özel olarak uluslararası hukuk – soykırım yasağı, ulusların kendi kaderini tayin hakkı, kuvvet kullanma yasağı gibi kendisini meşrulaştırmakta kullandığı ve araçsallaştırdığı kavramların birer illüzyondan ibaret olduğunu gösterdi. Soykırıma her türlü siyasi, askeri, kültürel ve toplumsal desteği sağlayanlar -başta Avrupa ve ABD olmak üzere- “uygar” dünyanın şiddet ile kurulduğunu ve şiddet ile sürdürüldüğünü hiç olmadığı kadar aşikar etti. Hukukun bu düzendeki rolü ise yalnızca yapılanların meşrulaştırılmasından ibaret olamayacak kadar başat. “Uygar” dünya ile “insansı hayvanlar” arasındaki ilişki, Avrupa’nın uzun sömürgeci geçmişinin hiçbir zaman sekteye uğramadığını, hatta bu konumun yüce bir “hukukun üstünlüğü ve demokrasi” perdesi ardında güçlendirildiğini gösteriyor.
Hukukun üstünlüğü ve demokrasi kavramları, öncelikle hukuku devlet-dışı şiddetten ayıranın “meşruiyet” olduğu iddiasının da altını doldurmakta kullanılıyor. Menke, hukuk ile şiddet arasındaki farkın, hukukun “intikam” olmaması olduğunu söyler. Buna göre bir hüküm, bir kişiye ait hakkın ihlalini değil, hukukun kendisinin ihlalini cezalandırdığı sürece hukuktur – bunu yapmadığı yerde ise intikamdan farksız olacaktır. Yine de eninde sonunda hüküm, meşru bir amaç güttüğünü veya güvenceli bir usule uygun olduğunu iddia etse dahi hukuk, kendisine içkin olan şiddetten ayrılamaz.
Uluslararası ve ulus-üstü mekanizmalar, devletin aktörlüğünü, meşruiyetini ve şiddet tekelini korumakta ve sürdürmekte kullandığı en güçlü araçlar kuşkusuz. Türkiye’de gördüğümüz üzere, hukukun üstünlüğü ve demokrasi kavramlarının bekçisi olduğu iddia edilen yargı organlarının kararları, bu meşruiyeti sürdürmekte gönülsüz olan devleti sınırlamakta ya gönülsüz ya da etkisiz. Doğrudan kendisinden gelen şiddeti, baskıyı, tutuklamaları, işkenceyi engellemeyeceği açık olan devlet, ‘karşı hamleler’ ile kendi koyduğu kurallar ile dahi bağlı olmadığını göstermekten çekinmiyor.
Kapitalizmin mantığı, hukukun üstünlüğü ve demokrasi açısından da sürdürülüyor. Yapısal olarak çelişki içindeki hukuk; kendisine içkin olan şiddeti, tekil (münferit?) hak ihlalleri ve krizler olarak sunmak zorunda. Bu sayede varlık nedeni olan şiddeti gizliyor ve sapmalardan ibaret olduğunu ileri sürdüğü krizlerin çözümü olarak da kendisini sunmaya devam edebiliyor.
Toplumu siyasetsizleştirmek, muhalif sesleri susturmak ve dayanışmayı boğmak konusunda her türlü yargısal ve idari araç ile sahada olmasına karşın yine aynı devlet, kadın ve LGBTİ+’lara yönelik erkek şiddetini önlemekte de açıkça gönülsüz. Bugün devlet, kendisini hukuk ile bağlı saymayarak, uyguladığı şiddetin saf bir intikam halini aldığını aşikâr kılıyor.
Bugün, dünyanın dört bir yanından ezilenlerin, gençlerin, sosyalistlerin, kadınların ve LGBTİ+’ların Filistin ile gösterdikleri dayanışmanın yükseldiğini söylemek mümkün. Bu çaba ve dayanışma ile ortak olduğumuzu belirtmenin bir anlamı da muhakkak var. 7 Ekim 2023’ten sonra yaşatılanların ‘çağımızın bilincinde kalıcı bir değişim yaratmasını’ istiyorsak yapmamız gerekenin de ‘kısa vadeli, polemiğe dayalı, düşünceyi ketleyici öfke patlamalarının yerine uzun soluklu bir düşünme ve çözümleme süreci getirmek’ olduğu düşüncesi ile herkesi bu çabayı büyütmek ve tartışmak için bu yılki sempozyuma bekliyoruz!
Eleştirel Hukuk Çalışmaları Topluluğu