Ahlâk Hezeyanı, Müstehcenlik Mugalâtası ve Yargı Cenderesi
Giriş
AKP iktidarının “aileyi”, “çocukları” ve “genel ahlâkı” koruma iddiasıyla kurduğu dil, muhafazakâr bir değerler söylemini çoktan aşmış, örgütlü bir baskı siyasetine dönüşmüştür. İdarî genelgeler, erişim engelleri, savcılık soruşturmaları, dernek baskınları, gözaltılar ve tutuklamalar aynı siyasal yönelimin farklı araçlarıdır. “Ailem Güvende” adı verilen operasyon dalgası, 12 Eylül 2026’da LGBTİ+ örgütlerinin, aktivistlerin ve yayınların sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engelleriyle başladı; 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece evlere, derneklere ve işletmelere yönelik eş zamanlı baskınlarla genişledi. Kaos GL’nin 17 Eylül tarihli kronolojisine göre operasyonlar kapsamında 116 kişi gözaltına alındı, 82 kişi tutuklandı. Gözaltına alınanların 44’ü LGBTİ+ hak savunucusuydu; tutuklananlar arasında ise 25 LGBTİ+ aktivisti veya LGBTİ+ dernekleriyle bağlantılı kişi bulunuyordu. Sayılar ve isnatlar değişse de değişmeyen, LGBTİ+’ları kamusal hayattan çekilmeye zorlayan devlet siyasetidir.
Bu tablo münferit soruşturmaların toplamı değildir. İktidar önce LGBTİ+ varoluşları ile çocuklar ve aile arasında yapay bir tehdit ilişkisi kurmakta, ardından hak savunuculuğunu, sağlık bilgisini, sanatsal ifadeyi ve örgütlenmeyi “müstehcenlik” kategorisine sürmekte, son olarak da bu siyasal suçlamayı kolluk ve yargı eliyle maddî baskıya çevirmektedir. Ahlâk hezeyanı hedefi işaretler; müstehcenlik mugalâtası hedefi suçla ilişkilendirir; yargı cenderesi ise baskıyı gündelik hayatın gerçeği hâline getirir. Her baskın, gözaltı ve tutuklama da başlangıçta kanıtsız olan “tehlike” iddiasına sonradan gerçeklik görüntüsü kazandırır.
Buradaki çatışma, bazı içeriklerin estetik değeri veya toplumun bir kesimini rahatsız edip etmediği üzerine değildir. Mesele, çoğunluğun ahlâkî hoşnutsuzluğunun ceza hukukunun ölçüsü hâline getirilmesi ve devletin LGBTİ+’ları eşit yurttaşlar olarak değil, aileye ve çocuğa yönelmiş bir tehdit olarak kodlamasıdır. Demokratik bir hukuk düzeni hâkim hayat tarzını kamu gücüyle dayatamaz. Devletin görevi makbul hayatları seçmek değil, farklı hayatların eşit haklarla var olabileceği zemini güvence altına almaktır.
Ahlâkî Panikten Ahlâk Hezeyanına
Stanley Cohen’in kavramsallaştırdığı ahlâkî panik, belirli bir durumun, kişinin veya grubun toplumsal değerlere yönelmiş bir tehdit olarak tanımlanmasıyla başlar (Cohen, 2019). Medya bu tehdidi basmakalıp imgeler ve tekrarlar aracılığıyla görünür kılar; ahlâk savunucuları, uzmanlar ve siyasal aktörler tehlikenin sınırlarını çizer; oluşan toplumsal tepki de idarî ve yasal müdahalelere zemin hazırlar (Yıldız & Sümer, 2011). Fakat bugünkü müdahaleyi açıklamak için paniğin nasıl doğduğunu göstermek yeterli değildir; paniğin kurumlar içinde nasıl kalıcı bir düzenlemeye çevrildiğine de bakmak gerekir. Alan Hunt’ın “ahlâkî düzenleme” yaklaşımı, ahlâkın hukukun karşısında duran özel bir inanç alanı olmadığını; devlet, uzmanlık, medya ve sivil girişimler aracılığıyla davranışları sınıflandıran bir yönetim pratiği olduğunu gösterir (Hunt, 1999). Geçici görünen infial böylelikle genelgeye, idarî karara, soruşturma rutinine ve yargısal kategoriye yerleşir.
Bu çerçevede, Türkiye’de LGBTİ+’ların “aile”, “nesil”, “çocuk” ve “toplumsal düzen” için tehdit olarak resmedilmesi kendiliğinden doğmuş bir toplumsal kaygı değildir; iktidarın konuşmalar, hutbeler, medya kampanyaları, yasaklar ve soruşturmalar aracılığıyla örgütlediği bir düşmanlaştırma siyasetidir. Hezeyan sözcüğü burada abartı değil, kanıta ihtiyaç duymadan kendi iddialarını durmaksızın yeniden üreten bir iktidar dilinin adıdır. LGBTİ+ görünürlüğü nüfus azalmasının, aile içi çözülmenin, çocuklara yönelik suçların veya toplumsal huzursuzluğun nedeniymiş gibi sunulur. Bu olgular arasında herhangi bir nedensellik kurulmaz; çünkü amaç bir toplumsal sorunu açıklamak değil, siyasal olarak kullanılabilir bir düşman yaratmaktır.
Ahlâkî panik, “tehlike nerede?” sorusundan önce “kim tehlikelidir?” sorusunu cevaplar. Çocukların esenliğini gerçekten gözeten bir politika; yoksulluk, çocuk işçiliği, istismar, eğitimden kopuş, barınma ve sağlık hizmetlerine erişim gibi yakıcı sorunlara yönelmek zorundadır. Buna karşılık ahlâk hezeyanı, çocuğu hak sahibi bir özne olmaktan çıkarıp siyasal meşruiyet sağlayan bir sembole dönüştürür. “Çocukların korunması” formülü, hangi somut zararın hangi araçla önleneceğini açıklamak yerine müdahaleyi peşinen haklı gösteren bir parola gibi kullanılır.
Cinsellik çevresinde kurulan panikler, duyguyu kendiliğinden ortaya çıkan toplumsal bir tepki gibi sunar; oysa öfke, korku ve tiksinti siyasal olarak örgütlenir ve belirli sözcükler, imgeler ve tekrarlar aracılığıyla hedefe bağlanır (Irvine, 2008). “Cinsiyetsizleştirme”, “ailenin ifsadı” ve “neslin emniyeti” gibi ifadeler bu siyasal işlevi yerine getirir. Somut bir zarar göstermek yerine yaklaşmakta olan felaket hissi üretirler. Böyle bir duygusal seferberlik içinde “genel ahlâk”, ortak yaşamın ilkelerini değil, çoğunluk normuna uymayanların teşhir ve tedip edilmesini anlatan bir devlet dili hâline gelir.
Müstehcenlik Mugalâtası
Müstehcenlik, ceza hukukunun en kaygan kavramlarından biridir. Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesi çocuklara müstehcen görüntü, yazı veya sözleri gösterme; bu ürünleri üretme, yayma ve bulundurma gibi farklı fiilleri aynı başlık altında düzenler. Çocukların cinsel sömürüden korunmasına ilişkin hükümler ile yetişkinlerin ifade, sanat, bilgi edinme ve örgütlenme özgürlüklerine müdahale edebilen hükümler aynı normatif alanda buluşur. Kanunda müstehcenliğin genel ve nesnel bir tanımı bulunmaması, uygulayıcıya geniş bir takdir alanı bırakır; Türkçe ceza hukuku literatürü de bu belirsizliğin ifade özgürlüğü bakımından yarattığı sorunlara dikkat çeker (Ertaş, 2012). Böylece “zarar”ın somut biçimde gösterilmesi gereken yerde ahlâkî beğeni, ceza hukukunun örtük ölçüsüne dönüşebilir.
Mugalâta burada açık bir siyasal iş görür: Cinsellik hakkında konuşmak cinsel sömürüyle, LGBTİ+ varoluşunu görünür kılmak pornografiyle, hak ve sağlık bilgisi sunmak çocukları hedef alan içerikle aynı kategoriye kapatılır. Ayrımlar silindiğinde iktidarın suçun maddî unsurlarını göstermesine de gerek kalmaz; “LGBTİ+ içerik” sözü, tek başına müstehcenliğin kanıtı gibi dolaşıma sokulur. Bir derneğin yayınları, sosyal medya paylaşımları veya yöneticilik sıfatı suç şüphesine dönüştürüldüğünde ceza sorumluluğunun şahsiliği aşınır. Somut fiil ve bireysel kastın yerini kimlik, kurumsal aidiyet ve örgütlü mücadele alır. Ceza hukuku böylece zararı önleyen bir güvence olmaktan çıkar, makbul görülmeyen hayatları susturmanın aracına dönüşür.
Feminist hukuk eleştirisinin gösterdiği üzere hukuk, toplumsal gerçekliği dışarıdan değerlendiren tarafsız bir hakem gibi çalışmaz; kendi doğruluk ölçülerini ve özne kategorilerini üretir (Smart, 1989). Müstehcenlik suçuna ilişkin uygulama, içeriğin tarafsız biçimde değerlendirilmesine dayanmaz. Neyin “müstehcen” sayıldığı, soruşturmayı yürüten makamların, bilirkişilerin ve mahkemelerin cinsellik hakkındaki kabulleriyle biçimlenir. Aynı anlatım, görüntü veya yakınlık heteroseksüel bağlamda sıradan görülürken LGBTİ+ bağlamında “özendirme”, “propaganda” ya da “müstehcenlik” olarak yorumlanabiliyorsa hukukî sınıflandırma görünüşte içeriğe, gerçekte öznenin kimliğine yönelmiş demektir.
Hukuk, belirsiz kavramları ortadan kaldırmak yerine onları farklı bilgi türleri arasında dolaşıma sokarak da işler (Valverde, 2003). “Ahlâk”, “zarar”, “risk” ve “çocuğun korunması” aynı dosyada buluştuğunda, hiçbiri açıkça tanımlanmadan diğerinin kanıtı gibi kullanılabilir. LGBTİ+ görünürlüğü önce ahlâkî risk, ardından çocuklar bakımından tehlike, sonunda ceza soruşturmasını gerektiren müstehcenlik olarak adlandırılır. Bu zincirin her halkası bir öncekine dayanır; fakat başlangıçtaki varsayım hiçbir aşamada kanıtlanmaz. Sansürün gücü de buradan gelir: Sınır belli olmadığı için örgütler özdenetime, yayıncılar çekingenliğe, bireyler görünmezliğe itilir.
Genel Ahlâk Kimin Ahlâkıdır?
“Genel ahlâk” hukuk metinlerinde bir sınırlama sebebi olarak yer alsa da masum ve kendiliğinden oluşmuş bir ortak değer değildir. Kimin hayatının normal, kimin görünürlüğünün tehlikeli sayılacağını belirleyen siyasal bir iktidar alanıdır. Türkçe hukuk literatürü kavramın tarihsel ve değişken yapısını, cinselliği düzenleme işlevini ve idarî kolluğa açtığı geniş takdir alanını ortaya koymaktadır (Aydın, 2013). Genel ahlâk, çoğunluğun güncel kanaatlerinin hukuk kuralı diye dayatılmasına izin veremez. Aksi hâlde haklar, onları ihlal etmek isteyen farazî çoğunluğun onayına teslim edilmiş olur. Rahatsızlık, öfke veya tiksinti somut zararın kanıtı değildir; devletin görevi bu duyguları cezaya çevirmek değil, hedef alınanların haklarını korumaktır.
AİHM’in LGBTİ+ haklarına ilişkin içtihadı bu ayrımı belirginleştirir. Bayev ve Diğerleri/Rusya kararında Mahkeme, eşcinsellik hakkında çocuklara yönelik “propaganda” yasağını incelerken heteroseksüel çoğunluğun eşcinsel azınlığa dönük yatkın önyargısının müdahaleyi haklı kılamayacağını belirtti; bir azınlığın haklarının çoğunluk tarafından kabul edilmesine bağlanmasının Sözleşme’nin temel değerleriyle bağdaşmayacağını vurguladı. Macatė/Litvanya Büyük Daire kararında ise eşcinsel ilişkileri içeren çocuk kitabına getirilen kısıtlamanın, farklı cinsel yönelimlerin yaşa uygun ve nesnel biçimde sunulmasının çocuklara zarar verdiğine ilişkin bilimsel kanıta dayanmadığını saptadı. Bu bağlamda çocuğun korunması, önyargının hukukî kılıfı olamaz.
Türkiye bakımından Akdaş/Türkiye kararı da “ahlâk” adına uygulanan sansürün sınırsız olmadığını gösterir. AİHM, Apollinaire’in On Bir Bin Kırbaç adlı eserini yayımlayan editörün mahkûm edilmesini ve esere el konulmasını ifade özgürlüğünün ihlali saydı; eserin Avrupa edebiyat mirası içindeki yerini dikkate aldı. Anayasa Mahkemesi de müstehcenlik suçundan verilen mahkûmiyeti incelediği İrfan Sancı (2) kararında, derece mahkemelerinin eserin sanatsal ve edebî niteliği hakkında yeterli değerlendirme yapmamasını ifade özgürlüğü bakımından sorunlu buldu. Bu kararlar, “müstehcenlik” nitelemesinin peşin hüküm olarak kullanılamayacağını; eserin içeriği, bağlamı ve sanatsal niteliği değerlendirilmeden cezalandırmaya dayanak yapılamayacağını gösterir.
Adı geçen ve benzeri kararların çizdiği hukukî sınırlar, LGBTİ+ haklarını topluma yabancı gösteren siyasal dil tarafından aşındırılmaktadır. Evren Savcı’nın cinsellik ve LGBTİ+ siyasetine ait kavramların Türkiye’de nasıl dolaşıma girdiğini, tercüme edildiğini ve siyasal olarak yeniden anlamlandırıldığını inceleyen çalışması, bu dilin kuruluşunu anlamak için önemli bir imkân sunar (Savcı, 2021). İktidar, LGBTİ+ haklarını “Batı’dan ithal”, toplumsal cinsiyeti ise topluma yabancı bir müdahale gibi kodlarken kendi aile anlayışını yerli, sahih ve tartışma dışı ilan eder. “Cinsiyetsizleştirme” sözcüğü de betimleyici bir kavram değil, bu karşıtlığı kuran siyasal bir tercümedir. Çok farklı hayatları tek bir dış tehdit altında toplar; aileyi çoğul bir toplumsal ilişki biçimi olmaktan çıkarıp heteroseksüel, üremeci ve patriyarkal bir aidiyet ölçüsüne dönüştürür. Sonuçta LGBTİ+’lar hak sahibi yurttaşlardan önce aileye yönelmiş tehditler olarak temsil edilir.
Düşmanlaştırma ve Yargının Bir Tedip Aygıtına Dönüşmesi
Ceza hukukunun belirlilik ve kanunilik ilkeleri, iktidarın ahlâkî kanaatini suç normuna çevirmesini engellemek için vardır. “Müstehcenlik”, “genel ahlâk”, “toplumsal düzen” ve “çocukların korunması” gibi geniş kavramlar somut fiil, zarar ve kastla ilişkilendirilmeden kullanıldığında bu güvenceler kâğıt üzerinde kalır. Üstelik ceza çoğu zaman mahkûmiyet hükmünü beklemez. Sabah baskını, uzun gözaltı, dijital materyallere el koyma, tutuklama ve örgütlerin kamuoyu önünde suçla özdeşleştirilmesi, yargılamadan önce cezalandırır. İktidar açısından soruşturmanın beraatle sonuçlanması her zaman yenilgi değildir; dağıtılan örgütlenme, kesilen dayanışma ve yerleştirilen korku çoktan siyasal sonuç üretmiştir.
Cinsel panik ile cezalandırıcı devlet arasındaki bağ, yargısal cenderenin neden mahkûmiyet kararından ibaret olmadığını açıklar (Lancaster, 2011). Cinsel tehlike anlatısı ceza yetkisini genişletirken soruşturmanın kendisi bir tedip biçimine dönüşür: Örgütlenme kapasitesi dağıtılır, dayanışma ağları kesintiye uğratılır, malî ve psikolojik maliyet yaratılır ve geri kalanlara sınır gösterilir. Dernek yöneticilerinin tutuklanması, internet sitelerinin kapatılması ve sosyal medya hesaplarının engellenmesi birlikte düşünüldüğünde müdahale bir içeriğin denetlenmesinden örgütlü kamusal varoluşun tasfiyesine doğru genişler.
Adalet Bakanlığının 14 Eylül 2026’da adlî makamlara gönderdiği genelgede kullanılan dil, bu çerçeveyi kurumsallaştırmaktadır. İnternet ve sosyal medya içerikleri “genel ahlâk”, “müstehcenlik” ve çocukların korunması başlıkları altında birlikte ele alınırken “cinsiyetsizleştirme” gibi ceza kanunlarında tanımlanmamış siyasal terimler de hukukî söz dağarcığına taşınmaktadır. Bu aktarım, siyasal söylem ile ceza soruşturması arasındaki sınırı bulanıklaştırır; idarî makamların genel ahlâk alanındaki takdirinin kanunilik ve ölçülülük ilkeleriyle sınırlandırılması gereğini daha da önemli kılar (Çulha, 2025).
Bu işleyiş, ceza hukukunun fiilden faile, failden kimliğe ve kimlikten varsayılan tehlikeliliğe doğru kaymasına işaret eder. Günther Jakobs’un “düşman ceza hukuku” kavramı, yurttaşa işlediği somut fiil üzerinden yönelen ceza hukuku ile düşman saydığı kişiyi gelecekte yaratacağı varsayılan tehlikeye karşı etkisizleştirmeyi amaçlayan bir hukuk arasında ayrım kurar (Jakobs, 2014). Bu ayrımın normatif olarak kabul edilmesi değil, eleştirel bir teşhis olarak kullanılması gerekir. Düşman ceza hukukunda kişinin ne yaptığı değil, kim olduğu, hangi çevreye mensup bulunduğu ve ne yapabileceği belirleyici hâle gelir; suçun maddî unsurlarının yerini kimlik, aidiyet ve tehlikelilik varsayımı alır. LGBTİ+ kimliğinin, dernek yöneticiliğinin, hak savunuculuğunun veya gökkuşağı bayrağının suç şüphesinin yerine geçirilmesi bu mantığın güncel görünümüdür.
Fiilden kimliğe ve varsayılan tehlikeye uzanan bu kayma, daha geniş bir rejim dönüşümünün parçasıdır. Faşistleşme, hukukun bir anda ortadan kalkmasıyla ilerlemez. Hukukun kurumsal biçimleri korunurken hakların kimler için geçerli olduğu daraltılır; belirsiz suç kategorileri genişletilir, istisnaî tedbirler olağanlaştırılır ve iktidarın ahlâkî hükümleri yargısal kararlara tercüme edilir. Düşmanlaştırılan kesimler yurttaşlığın sağladığı hukukî güvencelerin dışına doğru itilirken devlet, hukuka uygun davranma görüntüsünü sürdürebilir. LGBTİ+’lara yönelen bugünkü baskı da faşistleşmenin bu seçici hukuk siyaseti içinde, belirli hayatların önce tehlikeli ilan edilmesi, ardından onlara uygulanacak hukukun farklılaştırılması olarak okunmalıdır.
Burada yargının araçsallaşması, tek tek hâkim ve savcıların kişisel niyetlerine indirgenemez. Sorun, kurumların aynı siyasal hedef etrafında birbirini tamamlamasıdır. İktidar bir grubu aileye ve çocuğa yönelik tehlike olarak işaretler; idare erişimi engeller; kolluk baskın görüntülerini dolaşıma sokar; savcılık aynı kavramları suç isnadına çevirir. Önce düşman imgesi kurulur, ardından bu imgeye uygun delil aranır. Yargı, siyasal hışmı sınırlayan bir güvence olmaktan uzaklaşıp norm dışı sayılan hayatları hizaya getiren bir tedip aygıtına dönüşür. Bununla birlikte hukuk bütünüyle kapalı bir tahakküm alanı değildir: kanunilik, belirlilik, eşitlik ve ifade özgürlüğü ilkeleri, bu baskıya karşı mücadelenin de dilini verir. Eleştirel hukuk perspektifi bu çelişkiyi görmeyi gerektirir.
12 Eylül 2026: Ahlâkî Paniğin Operasyonel Siyaseti
12 Eylül’de başlayan erişim engelleri, sonraki günlerde LGBTİ+ örgütlerinin internet sitelerinden gazetecilerin, insan hakları örgütlerinin ve operasyonlara ilişkin bilgi paylaşan kişilerin sosyal medya hesaplarına kadar genişledi. Kaos GL, Pembe Hayat, SPoD ve 17 Mayıs’ın da aralarında bulunduğu örgütlerin internet siteleri ile çok sayıda sosyal medya hesabı erişime engellendi. 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece ise Ankara, İstanbul, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet başsavcılıklarının koordinasyonunda evlere, derneklere ve işletmelere eş zamanlı baskınlar düzenlendi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamasına göre beş il merkezli işlemler toplam 15 ili kapsıyor; 162 kişi, dokuz dernek ve 13 işletme hakkında adlî işlem yürütülüyordu.
Operasyonların hedef aldığı kurumlar arasında yedi LGBTİ+ hakları örgütü ile HIV’le yaşayan kişilerle çalışan iki örgüt bulunuyordu. Soruşturmalarda “müstehcenlik”, “fuhuş” ve Dernekler Kanunu’na muhalefet gibi birbirinden farklı suçlamalar aynı operasyon başlığı altında bir araya getirildi; bazı derneklerin yurt dışından aldığı fonların MASAK tarafından incelendiği açıklandı. 14-16 Eylül arasında İzmir, Kuşadası, Ankara, Mersin ve İstanbul’da tutuklama kararları verildi; tutuklananlar arasında trans kadınlar, LGBTİ+ aktivistleri, Kaos GL’nin yönetim ve denetim kurulu üyeleri, gazeteci Tuğba Tekerek ile Hevi LGBTİ+, Pozitif-iz, SPoD, Lambdaistanbul, Muamma ve Mersin 7 Renk’le bağlantılı kişiler yer aldı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de operasyonlara karşı düzenlenen eylemlere yönelik polis müdahalelerinde de yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bu tablo, uzun süredir devam eden Onur Yürüyüşü yasaklarının, etkinlik iptallerinin, yayın ve konser soruşturmalarının daha örgütlü bir aşamasıdır. Her kişi ve kurum hakkında somut kanıt sunmak yerine bütün bir toplumsal kesimin üzerine suç şüphesi düşürülmektedir.
Operasyonlara eşlik eden görüntü ve açıklamalar, birbirinden farklı soruşturmalar ve baskınlar arasındaki sınırları da belirsizleştirmiştir. Bar ve işletmelere yönelik baskınlarda kaydedilen görüntülerin, LGBTİ+ derneklerine yönelik operasyonlarla aynı haber ve görüntü akışı içinde servis edilmesi, kamuoyunda bu görüntülerin dernek baskınlarına ait olduğu izlenimini yaratmıştır. Böylece farklı kişi, kurum, mekân ve suçlamalar tek bir “LGBTİ+ operasyonu” görüntüsü altında birbirine eklenmiştir. Eş zamanlı erişim engelleri de hedef alınanların kendi sözünü kurma ve suçlamalara kamusal cevap verme imkânını daraltır. İktidarın anlatısı bütün kanallardan dolaşıma sokulurken savunmanın mecraları kapatılır; böylece masumiyet karinesi hukuken yürürlükte, siyaseten hükümsüz hâle getirilir.
Dağınık görünen bu müdahaleleri aynı siyasal hikâyede birleştiren işaret “aile”dir. Farklı korku ve hoşnutsuzluklar bu işaretin etrafında toplanır. Ekonomik güvencesizlikten demografik kaygıya, gençlerin kültürel tercihlerinden toplumsal cinsiyet eşitliğine kadar birçok mesele “ailenin krizi” başlığı altında yeniden adlandırılır. Hunt’ın işaret ettiği üzere ahlâkî düzenleme, toplumsal sorunları doğrudan çözmekten çok onları davranış ve karakter sorunları olarak yeniden tarif eder (Hunt, 1999). LGBTİ+’lar da bu krizin kolayca teşhis edilen faili yapılır. İktidar böylelikle bakım hizmetleri, barınma, ücretler, işsizlik ve kadına yönelik şiddet gibi ailelerin maddî hayatını belirleyen sorunlar karşısındaki sorumluluğunu ahlâkî bir seferberlikle örter.
Ancak bu siyaset LGBTİ+’larla sınırlı kalmaz. Müstehcenlik ve genel ahlâk kategorileri bir kez siyasal muhalefeti düzenleme aracı hâline geldiğinde sanatçılar, yayıncılar, kadın örgütleri, gazeteciler, sağlık çalışanları ve dijital içerik üreticileri de aynı belirsizlik alanına çekilir. Normun sınırının önceden bilinememesi, sansürün etkisini büyütür: İnsanlar cezalandırılmış bir örneği taklit etmekten değil, neyin cezalandırılacağını bilememekten dolayı susar. Yargı cenderesinin en kalıcı sonucu, mahkeme kararlarından önce işleyen bu özsansürdür.
Koruma Değil, Ahlâk Dayatması
İktidarın bu baskı siyasetini meşrulaştırmak için en sık sığındığı cümle “çocukları koruyoruz”dur. Çocukların cinsel sömürüden korunması tartışmasız bir devlet yükümlülüğüdür; ancak çocukların adı, her müdahaleyi tartışılmaz kılan bir kalkana dönüştürülemez. Hangi içeriğin hangi çocuğa nasıl zarar verdiği gösterilmeden, yetişkinlere yönelik yayınlar çocuklara yönelik içeriklerle aynı torbaya atılarak ve daha hafif araçlar hiç düşünülmeden uygulanan toplu engellemeler koruma değildir. Bu yöntem, iktidarın ahlâk anlayışını çocukların üstün yararıymış gibi sunarak sansürü ve özgürlükten yoksun bırakmayı olağanlaştırır.
Bu siyasetin ağır bedelini, adına konuşulan çocukların bir kısmı da öder. LGBTİ+ çocuklar bilgi yok edilince ortadan kaybolmaz; yalnız bırakılır, kendilerini suçlu sanmaya ve maruz kaldıkları ayrımcılığı sessizce taşımaya zorlanır. Yaşa uygun sağlık ve hak bilgisini “müstehcen” diye damgalamak onları korumaz; destek ağlarından, güvenilir bilgiden ve kendilerini anlayabilecekleri bir dilden mahrum bırakır. Eşcinsel ilişkilerin yaşa uygun biçimde anlatılmasının çocuklara zarar verdiği varsayımının bilimsel temeli yoktur. Zarar, iktidarın bir hayatı çocukların gözünde söylenemez ve utanılması gereken bir şey hâline getirmesiyle doğar.
Korumanın hukukî ölçüsü açıktır: Devlet şiddeti, sömürüyü, rıza ihlalini ve çocuk istismarını önlemek zorundadır. Fakat bu yükümlülük, yetişkinlerin rızaya dayalı hayatlarını denetleme veya bir toplumsal grubu kamusal görünürlükten sürme yetkisi vermez. Hukukun sorusu “hangi hayat makbuldür?” değil, “hangi somut hak ihlal edilmiştir?” olmalıdır. Rıza, eşitlik, şiddetsizlik ve çocukların üstün yararı hukuken tartışılabilir ve denetlenebilir ölçütlerdir. “Genel ahlâk” ise sınırları çizilmediğinde hukukî bir ölçü olmaktan çıkar, iktidarın hayat tarzı polisliğine dönüşür.
Sonuç
Ortaya çıkan tablo, kendi gerekçesini kendi üreten bir baskı döngüsüdür. Ahlâk söylemi LGBTİ+’ları hedefe yerleştiriyor; müstehcenlik isnadı bu hedef göstermeyi ceza hukukuna tercüme ediyor; soruşturma, baskın, gözaltı, tutuklama ve sansür de başlangıçta kanıtsız olan “tehlike” iddiasına sonradan gerçeklik görüntüsü kazandırıyor. Hukuk, bu döngüyü sınırlayacak bir güvence olmaktan çıkarılıp onun işleyişine katılıyor.
Bu baskı döngüsü, devletin ahlâk adına hayatları sınıflandırma, bazılarını makbul, bazılarını tehlikeli ilan etme yetkisi reddedilmeden kırılamaz. Devlet, bir hayat tarzını toplumun ortak ahlâkı ilan ederek farklı hayatları suç şüphesi altında tutamaz; çoğunluğun önyargısını temel hakların sınırı hâline getiremez; çocukların korunmasını LGBTİ+’ların susturulmasına gerekçe gösteremez. Müstehcenlik soruşturmalarında belirlilik, somut zarar, ifade özgürlüğü ve ceza sorumluluğunun şahsiliği titizlikle gözetilmelidir. Tutuklama cezalandırma aracına, erişim engeli toplu sansüre, dernek faaliyeti suç deliline dönüştürülemez.
Bunun siyasal anlamı açıktır: Özgürlük, iktidarın uygun gördüğü kişilere bağışladığı bir imtiyaz değildir. Hukukun değeri, siyasal iktidarın ve çoğunluğun ahlâkî kabullerini teyit etmesinde değil, hedef gösterilenlerin haklarını siyasal hışma karşı koruyabildiği ölçüde ortaya çıkar. Bugün LGBTİ+’ların haklarını savunmak, bir kimlik grubuna ayrıcalık istemek değil, ceza hukukunun iktidarın ahlâk zabıtasına dönüştürülmesine itiraz etmektir.
Kaynakça
AYDIN, Oya (2013) “Genel Ahlak, Hukuk ve Cinsellik”, Mülkiye Dergisi, Cilt: 37, Sayı: 4, s. 139–148.
COHEN, Stanley (2019) Halk Düşmanları ve Ahlaki Panikler, (çev: Deniz Türker), Heretik Yayınları, Ankara.
ÇULHA, Cem (2025) “İdare Hukuku Kapsamında Genel Ahlak ve Genel Ahlakın Korunmasına Kısa Bir Bakış”, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 15, Sayı:1, s. 341–369.
ERTAŞ, Türker (2012) “İfade Özgürlüğü ve Müstehcenlik: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına ve Türk Ceza Kanunu’nda Düzenlenen Müstehcenlik Suçuna İlişkin Bazı Gözlem ve Değerlendirmeler” Ceza Hukuku Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 18, s. 192–224.
HUNT, Alan (1999) Governing Morals: A Social History of Moral Regulation., Cambridge University Press, Cambridge, 1999.
IRVINE, Janice M. (2008) “Transient Feelings: Sex Panics and the Politics of Emotions” GLQ: A Journal of Lesbian and Gay Studies, 14 (1), p. 1–40.
JAKOBS, Günther (2014) “On the Theory of Enemy Criminal Law” (çev: Raymond Youngs), Foundational Texts in Modern Criminal Law, (ed: Markus D. Dubber), Oxford University Press, Oxford s. 415–424
Kaos GL (2026) “12 Eylül’den Bugüne ‘Ailem Güvende’ Operasyonlarının Kronolojisi: 82 Kişi Tutuklandı!”, https://kaosgl2.org/haber/12-eylul-den-bugune-ailem-guvende-operasyonlarinin-kronolojisi-82-kisi-tutuklandi.
LANCASTER, Roger N. (2011) Sex Panic and the Punitive State, University of California Press, Berkeley.
SAVCI, Evren (2021) Queer in Translation: Sexual Politics under Neoliberal Islam, Duke University Press, Durham, 2021.
SMART, Carol (1989) Feminism and the Power of Law, Routledge, London, 1989.
VALVERDE, Mariana (2003) Law’s Dream of a Common Knowledge, Princeton University Press, Princeton, 2003.
YILDIZ, Sevil & SÜMER, Haluk Hadi (2011) “Medya ve Ahlaki Panik”, Erciyes İletişim Dergisi, Cilt: 1, Sayı 3, s. 35–46.
Yargı Kararları
Anayasa Mahkemesi. İrfan Sancı (2), B. No. 2018/5652, 30 Mart 2022. https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/kbb/BB/2018/5652.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Akdaş/Türkiye, B. No. 41056/04, 16 Şubat 2010. https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-97297.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Bayev ve diğerleri/Rusya, B. No. 67667/09, 44092/12 ve 56717/12, 20 Haziran 2017. https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-174422.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire. Macatė/Litvanya, B. No. 61435/19, 23 Ocak 2023. https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-222072.