Emeğe Karşı Hukuk
Hukuk felsefesi ve teorisi araştırması ülkede hiç görmediği türden bir yoğunluk tecrübe ediyor. Her yıl kapsayıcı pozitivistlerle dışlayıcı pozitivistlerin ne ölçüde birbirlerinden ayrıldıkları, her ikisinin Kantçı bilim felsefesi öncüllerinden nasıl beslendiği ve bunların modern doğal hukukçularla kurdukları gerilim hakkında çokça düşünüyoruz. Kalan zamanlarda da biraz daha somutlaşabilmek adına popülizm ve hukuk devletinin krizi üzerine kafa yorup, cezalandırmanın amacının kefaret mi ıslah mı olduğu hakkında tartışıp biraz da küresel adalet kuramlarıyla ilgileniyoruz. Düşüncemiz son kertede yeterince küreselleşebilmişse biraz da uluslararası hukukun krizinden yakınıp anayasal kimlik ve demokratik gerileme arasındaki bağlantıya işaret ediyoruz. Salt hukuk felsefesi yapmış olmanın verdiği psikolojik rahatlama biraz da maddi karşılık bulsun istiyorsak akıllı sözleşmeler ve blockchain teknolojileri hakkında bilgileniyor biraz da onlar hakkında ileri geri yapıyoruz. Hukuk teorisyenleri için gündem yoğun, meseleler hiç olmadığı kadar çetrefilli. Günün sonunda şansımız yaver giderse bir üniversitede, tercihen bir kamu üniversitesinde kendimize bir yer bulup iyi liselerden ve iyi ailelerden gelen parlak çocuklara bildiklerimizi aktarabiliriz (diğerleri nasılsa hakim ve savcı olacaklar). Doçentlik sonrasında ise ver elini baba ocağı avukatlık. Herkes yapıyorsa biz hayli hayli yaparız.
İşaret ettiğim bu pratik bağlamın ötesinde biz hukuk felsefecileri tüm bu çetrefilli konular hakkında düşünmeye sevk eden bazı içsel nedenlerin de olduğunu düşünüyorum. Tıpkı seleflerimiz küçük burjuva hukuk teorisyenleri gibi bizler de hukuk fenomenini kavramsal bir bütünlük dairesinde ifade edebilmenin yollarını arıyoruz. Bunu başarabildiğimiz takdirde karşımızda duran kompleks içeriğin biraz daha anlaşılabilir ve bu doğrultuda katlanılabilir olduğuna inanıyoruz. En nihayetinde anlamak bizim için sadece katlanma gücümüzü artırabilmek için gerekli bir etkinlik. İşte tam bu noktada güncel bazı olaylar ekseninde hukuku yeni bir zeminde görmeye başladım. Geliştirdiğim teorik çıkarımları hukuk felsefeci meslektaşlarımla paylaşmanın önemli olduğunu düşündüm.
Hukuka belirli bir kavramsal bütünlük vermek isteyen düşünürler bugüne dek yaygın olarak ‘için’ ya da ‘karşı’ edatlarının kullanıldığı formülasyonları tercih ettiler. Örneğin aydınlanma geleneğinden gelen ve onları takip eden hukukçular için hukuk belirli bir pozitif ideanın gerçekleşmesi amacına yönelik örgütlenmiş normatif sistem olarak kavrandı. ‘Özgürlük için hukuk’, ‘eşitlik için hukuk’ ya da ‘adalet için hukuk’ konsepsiyonları bu doğrultuda geliştirilen girişimlere örnek olarak verilebilirler. Benzer şekilde bir yüzyıl sonrasının sosyoloji eğilimi hukukçuları ise meseleyi biraz daha somutlaştırmak adına hukuku ideal tasavvurların gerçekleşme imkanı olarak kavramayı reddedip somut ilişkilere başvurmayı denediler. Burada ise bir ideal için hukuk yerine somut bir belayla mücadele için bu belaya ‘karşı’ hukuk formülasyonları tedavüle sokuldu. ‘Savaşa karşı hukuk’, ‘suça/sapmaya karşı hukuk’ benzeri girişimler bu dönemin ürünüydüler. Ben şahsen okur yazar eğilimilerim itibariyle bir şeye karşı hukuk formulünün kavramsal bütünlük çabaları açısından diğerlerine nazaran daha elverişli olduğunu düşünmeye teşneyim. Burada da bir tür ‘bir şeye karşı hukuk’ konsepsiyonu önermeyi deneyeceğim. Önerimin tüm hukuki biçimlere belirli bir bütünlük verecek ölçüde kapsayıcı olduğu düşünüyorum, ya da umuyorum.
Malumunuz birçok sosyal bilimde olduğu gibi hukuk bilimde de Kopernikçi devrim, refleksiyon ve bu doğrultuda spekülasyonun reddi ve ampirik verinin merkeze alınması ile gerçekleşti. Ben de zamanının bir hukukçusu olarak kavramsallaştırma girişimimde arkaik düşünce kalıplarına başvurmak yerine somut verilerden yararlanmak istiyorum. Fakat yine bilindiği üzere established bir hukukçu için sahaya inmek, gözlem yapmak, bu gözlemleri sınanabilir bir şekilde raporlamak ve akabinde tasnif etmek pek kolay değil. Bu nedenle saha verimi twitter ve instagram benzeri sosyal medya platformlarındaki türlü kanallarda gördüğüm paylaşımlara dayandıracağım. Bir süredir Doruk Madencilik çalışanı maden işçilerinin yaşadıkları ücret uyuşmazlıkları nedeniyle devam ettirdikleri eylemler kamuoyu gündeminde. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası ve Umut-Sen gibi, görebildiğim kadarıyla işçileri örgütlemek yoluyla hak mücadelesi yürüten toplulukların hesaplarında bu işçilerin ve ailelerinin kimi açıklamaları paylaşılmakta. Bu paylaşımların sunduğu ampirik verinin fenomenolojik ve bu istikamette somut bir hukuk kavrayışı için iyi bir çıkış noktası olduğunu düşünüyorum.
Bu videolarda ifade edilenlerle pozitif hukukta yürürlükte olduğu iddia edilen normlar kıyaslandığında hukukun açıkça belirli bir şeye karşı örgütlenmiş bir normatif sistem olduğunu düşünmeye başladım. Mesele şu videoda[1] maden çalışanlarından biri çalışması karşısında sözleşmeyle taahhüt edilen ücretini ve akabinde kıdem tazminatı alacağını uzun bir süredir alamadığını öne sürüyor. Tüm bu eylemlerin ücret uyuşmazlığı nedeniyle gerçekleştiğini düşünürsek eylemci işçilerin mülkiyet hakkının olmadığı sonucuna ulaşıyorum. Oysa ki Anayasa madde 35 herkesin mülkiyet hakkının olduğunu söylüyor. Ya Anayasa yalan söylüyor ya da işçiler. Neyse devam edelim. Yine şu videoda[2] ücret talebiyle yürüyüşte bulunan işçilerin polis müdahalesiyle karşılaştığını görüyorum. Yine Anayasa bana 34. Madde uyarınca herkesin önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı olduğunu söylüyor. Anayasa’ya ulaştığım bağlantı linkini yeniliyorum, 34. Madde duruyor. Yine aynı videoda yürüyüş halindeki işçilerin kolluk görevlilerince gözaltına alındıklarını gözlemliyorum. Bu veri de biraz şaşırtıcı geliyor, zira Anayasanın 19. Maddesi herkesin kişi hürriyetine sahip olduğunu söylüyor. Maddenin devamına bakıyorum bu hakka müdahale için suç şüphesi şartının olduğu yazıyor. Henüz ücret talebinde bulunmanın suç şüphesi oluşturduğunu düşünecek kadar tuhaflaşmadığım için bunu da anlayamıyorum. Anayasada çok fazla madde var nereye baksam bir şey çıkacak. Bu nedenle araştırmamın günün sonunda hukuk felsefi bir amaç güttüğünü hatırlayıp materyali sınırlamaya karar veriyorum. Şimdiye kadar baktığım hakların tamamı klasik anlamda liberal haklardı. Biraz da sosyal haklara bakmanın çalışmayı zenginleştirici olabileceğini düşünüyorum. Bu noktada da bir başka video çıkıyor karşıma. Burada da ücret talebinde bulunan işçilerden birinin eşi kiralarını ödeyemediklerini söylüyor.[3] Aklıma pek tabii Anayasa 57’deki konut hakkı geliyor. Henüz yapım aşamasında olsa gerek diyor ve devam ediyorum. Şu videoda[4] ise işçilerden biri ücretini alamadığı için çocuklarına harçlık veremedeğini söylüyor. Eğitim hakkının genelliğini yine Anayasada görmüştüm diye düşünüyorum, 42. Madde olsa gerek. Yine daha önce gördüğüm ama şu anda instagram aramam esnasında denk gelemediğim bazı başka videolarda da işçilerin ve temsilcilerinin sigortalarının ödenmediğinden, sendikal örgütlenmelerine izin verilmediğinden yakındıklarını hatırlıyorum. Anayasa Madde 51, 60 ve bunların arasındaki diğer bazı maddeler aslında bunların hak olduğunu söylüyor. Araştırmamın sosyal haklar kısmını da tasarruf ilkesi gereği sonlandırmak istiyorum.
Sunduğum ampirik verilerle pozitif hukuku birlikte incelediğimde son derece umut vadeden bir kapsayıcı hukuk konsepsiyonu için ilk adımların atılabileceğini düşünüyorum. Burada hukukun karşısında durduğu ‘belanın’ emek olduğuna ikna olmuş durumdayım. Emeğe karşı hukuk o kadar güçlü bir zemin olsa gerek ki, liberal haklar ile sosyal haklar arasındaki yüz yıllardır devam eden hukuk teorik gerilim bir anda kayboluyor. Mevzu bahis örgütlü emekle mücadele olduğunda tüm anayasal hakların yoklaşmak suretiyle hemzemin hale geldiklerini gözlemliyorum. Hatta işçilerin açlık grevine başladıklarını hatırlayınca yaşam hakkı dahi kavramsal olarak kapsanır hale geliyor. Gerçek bir kavramsal bütünlük için ihtiyaç duyulan her şey var gibi. Araştırmamı biraz daha derinleştirip ilerde yapılacak çalışmalar bakımından ilham verici olması adına birkaç mühim soruyu da buraya iliştirmek istiyorum. Acaba ‘emeğe karşı hukuk’ kavramsal zemininde hukukun bütün ikiliklerini aşmamız mümkün olabilir mi? Söz konusu hukukun ikilikleri olunca pek tabii aklıma ilk kertede kamu hukuku özel hukuk ayrımı geliyor. Bu ayrımı aşmak bakımından da emeğe karşı hukuk kavramsallaştırmasının güçlü bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Örneğin kolluğun güç kullanımını ya da sonu gelmeyen grev yasaklarını dikkate aldığımda ceza ve idare hukuku enstrümanlarının da emeğe karşı hiç de yabana atılmayacak şekilde mücadele halinde olduklarını görüyorum. Buralarda emeğe karşı kamu hukuku fikri aklıma geliyor. Yine aynı şekilde iş uyuşmazlıklarında arabuluculuk, temyiz ve istinaf sınırları ile menfi tespit harçlarının karşılanamazlıklarını düşündüğümde özel hukuk kurumları da emeğe karşı güçlü şekilde pozisyon almış gibi görünüyorlar. Hatta tüm bunların özünde usul hukuku biçimleri olduğunu düşündüğümde maddi hukuk ile usul hukuku arasındaki ayrım da söz konusu emekle mücadele olduğunda yavaş yavaş kapanmaya başlıyor. Hatta öyle ki Soma Maden Katliamında hiçbir sanığın/mahkumun ceza infaz kurumlarında olmadığını buna karşın mağdur vekillerinin içeride olduklarını hatırladığımda usul hukuku da düşman usul hukuku halini alıyor. Gerçek bir kavramsal bütünlük girişiminin sahip olması gereken ayrımları aşma becerisi ‘emeğe karşı hukuk’ bakımından bu doğrultuda pekala mümkün gibi görünüyor. Durmayıp devam etsem MESEM’leri ve çocuk işçiliğini hatırlayıp çocuk-yetişkin hukuki ayrımını da emeğe karşı hukuk zemininde aşabilirim gibi geliyor. Tembel yazar olduğum için durmaya ve araştırmamı sonlandırmaya karar veriyorum.
Çalışmamı sonlandırmadan önce burada sunduğum verilerin ve sorduğum soruların ilerideki araştırmalar için çıkış noktası olmasını diliyorum. Ayrıca geliştirmeye çalıştığım emeğe karşı hukuk konsepsiyonuna benzer bir yaklaşımın aydınlanma sonrası Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa düşüncesinde yapıldığını hatırlıyor gibiyim. Sanırım okuduğum hukuk felsefesi tarihi kitaplarında Kant ve Hegel’den hemen sonra gelen birkaç adam buna benzer şeyler yazmışlardı. Bunları da ilerideki araştırmalar için teorik zemin teşkil etmesi adına buraya sıkıştırayım.
Hukuk felsefi girişimimin meslektaşlarımın sonraki araştırmaları için verimli bir zemin olmasını diler, soru ve önerileriniz için şimdiden teşekkür ederim.
*Kapakta kullanılan fotoğraf @bagimsizmadenis Instagram profilinden alınmıştır.
[1] https://www.instagram.com/reel/DXMNHIvDFz6/?igsh=cmIyZWpsY3JyOHJw
[2] https://www.instagram.com/reel/DXWQdJBjCG5/?igsh=ZjRhZDhxeDF6eWY0
[3] https://www.instagram.com/reel/DXXHVU6DWcA/?igsh=MW5lMWw3aXg1c2V3bg==
[4] https://www.instagram.com/reel/DXWYjBXDFGd/?igsh=c3l0ZzZjamlqaWg2