Göçmenlerin Kent Deneyimleri Üzerine Bir İnceleme: İsveç Örneği
Giriş
Elinizdeki bu çalışma İsveç’in göç politikalarının göçmenlerin hayat pratiklerine yansımasını incelemeyi hedeflemektedir. Çalışmada İsveç’in seçilmesinin özel nedeni, literatürde ve gündelik hayatta yaygınca kullanılan sosyal demokrat refah rejimi, sosyal devlet modelinin en gelişkin örneği gibi referanslara konu olmasıdır. Mevcut üretim biçimi, üretim ve mülkiyet ilişkileri değişmediği sürece süslü kelimelerle tarif edilmeye çalışılan kapitalizmin de kapitalizm olduğunun vurgusu göçmenlerin gözünden ve deneyimlerinden yola çıkılarak yapılmaya çalışılacaktır. Çalışmada kullanılan kent, mekân kuramları ve analizleri ise İsveç’in politikalarının mekâna yansımasını daha net biçimde analiz etmek için kullanılmıştır. Kent hakkının liberal insan haklarına karşı getirdiği bireyci ve mülkiyet temelli olma eleştirisi, kamusal bir talebin ve birlikte yaşam iradesinin hukuki değil, siyasal ifadesidir.
Kavramsal Çerçeve
Kent hakkının kavram olarak Henri Lefebvre’nin Le Droit à la Ville (Şehir Hakkı) kitabında “Bir yakarış ve talep işi” olarak tarif edilerek literatüre girdiği kabul edilmektedir. Bu başat tarifin ardından kent hakkı literatürü David Harvey, Manuel Castelss, Edwar Soja, Peter Marcuse gibi modern kent çalışmalarına yön vermiş isimlerle gelişerek devam etmiş ve hala da devam etmektedir. Pek tabi, kent hakkı çalışmalarına Marksizm’in etkisi oldukça geniş bir yer tutmaktadır. Şöyle de söylemek mümkündür; kent hakkı meselesinden Marksizm çıkarıldığı anda elimizde niteliksel ve niceliksel olarak burjuva haklarının kofluğundan başka hiçbir şey kalmayacaktır. Bu sebeple, Engels’in İngiltere ziyareti sırasında ortaya çıkmış olan ama ufkumuzu inanılmaz biçimde açan çalışmasından ve şablonundan bahsederek kent hakkının neyi dert edindiğinden bahsetmek faydalı olacaktır.
1840’ların ilk yarısında İngiltere, sınıflar için başka anlamlar ifade etmektedir. Burjuvazi kentin kalabalığından uzakta, havası temiz, gürültüden ve pislikten arındırılmış, geniş, havadar ve bahçeli konutlarda yaşamaktayken, işçilerin ve göçmenlerin payına düşenin apartman bodrumları ve pansiyonlar, çok dar, çok kalabalık odalar, rutubet, haraplık, sefalet ve yoksunluk olduğu görülmektedir (Engels, 1997: 69-127). Aradan geçen yaklaşık 200 yılın mülkiyet sahibi olmayanlar için iyi anlamda bir şeyi değiştirdiği söylenemez. Öyle ki 21. yüzyılın kentleri uzaydan dahi görülebilen kent yoksulluğu içerisinde çer, çöp ve pislikten oluşmaktadır. Bu kentlerin insanlara ve uzama yansıması kaldırımlarda, parklarda ve sokaklarda yatmak, gecelemek zorunda olan insanlar ve daha şanslı olanlar için ise ortalama 1,80 metrekarelik dört duvar olarak görülmektedir (Davis, 2016: 53-54).
Uzunca bir süredir yaşamın hemen her boyutunda ve biçiminde kente dair bir iz olduğunu söyleyebiliriz. İçerisinde yaşadığımız, hayatımızı sürdürmek için çırpındığımız, sosyalleşmeye çalıştığımız ve rastlaştığımız bu kentler yalnızca yaşam alanı niteliği taşımamaktadır. Sermayenin birikim alanları olarak işleyen, toprak mülkiyeti, rant ve burjuva ideolojisiyle şekillenen, sermaye ve iktidar için üretim ve yeniden üretim anlamlarına gelen, tüketime ve tükettirmeye endekslenen kentler, içinde yaşadığımız üretim biçiminden, mülkiyet ilişkilerinden ve toplumsal formasyondan ayrılamaz niteliktedir. Bu bağlamda kent, yalnızca binalardan oluşan pasif bir yığın değil, “toplumsal ilişkiler tarafından sürekli yeniden üretilen canlı bir olgu” olarak tarif edilmektedir (Lefebvre, 2020: 75). Tam da bu noktada kent hakkı meselesi, mevcut üretim biçimini ve mülkiyet ilişkilerini tüm bağlantılarıyla ortadan kaldırma iradesine sahip olmasıyla öne çıkmaktadır. Burjuva hukukunun ve liberal insan haklarının mülkiyet temelli niteliklerinin eleştirisi ve kimin nasıl, nerede ve hangi koşullarda yaşayacağı sorularına cevapların tarihsel diyalektik materyalist bir yöntemle verilmesini, dolayısıyla da bir talep etme ve yakarış biçimi olarak dövüşmeyi, değiştirmeyi ve dönüştürmeyi değil paramparça etmeyi ifade etmektedir.
Eleştirel insan hakları literatürü, insan hakları mefhumunun kavramsal olarak bağlam bağımlı yapısına vurgu yaparak kavramların ve tanımların değişkenliğinin insan haklarının öznesini de değiştireceğini öne çıkarmaktadır. Üretim biçimi ve ilişkileri, tarih, coğrafya, toplumsal formasyon vd. tarafından sürekli şekillenen insan hakları kavramının, mevcut biçimiyle bütün insanları kapsayıp içine alacak nitelikten yoksunluğunun sebebinin bir imkânsızlıktan değil, insan haklarının özünden kaynaklandığı görülmektedir (Douzinas, 2016: 90). Bu özün, insanı bireyciliğe iten bir yapıya sahip olduğunu vurgulayan Douzinas, modern insanın haklarını kendisi dışında herkese karşı koruması gerektiğini ve bu sebeple de insanın birey olarak toplumdan soyut ve topluma karşı bir yere konumlandığını ifade etmektedir. Hak sahibi olan insanın, sahip olduğu haklara göre toplumla ilişkilendiği görülmektedir (Douzinas, 2017: 48-49).
Söz konusu bu duruma mülkiyet hakkının örnek gösterilmesi oldukça mümkündür. Mülkiyet hakkı gözle görülür bir çelişkiyi içerisinde barındırmaktadır. Tüm insanların mülkiyet edinebilme ve mülkiyet dokunulmazlığı hakkı varken, bu hak hiç kimseyi mülk sahibi yapmamakta fakat mülkiyet sahibi olanları ve onların mülklerini, mülk sahibi olmayan koca bir sınıftan korumaktadır (Karahanoğulları, 2018: 213). İnsan haklarının söz konusu niteliği ve hukukla kurulan bu ilişki hak mefhumunun hukukun alanına girdiği anda mülkiyet sahibi sınıfın gücüne ve mülkiyetin korunmasına hizmet eden bir araca dönüşmesine sebep olmaktadır. Bu bağlamda kent hakkının bireysel bir hak değil toplumsal bir talep olma niteliği, onu hem insan hakları hem de hukuk eleştirisi olarak öne çıkarmaktadır. Görülmektedir ki kent hakkı basit bir yerel yönetim hizmeti talebi değil; devlete ve kapitalist mülkiyet rejimine yönelik radikal bir siyasal eleştiri ve mücadele alanıdır (Harvey, 2015: 43). Buradan hareketle göçmenlerin kent hakkı açısından konumlanışı şu açılardan öne çıkmaktadır; öncelikle zorla yerinden edilme bir kent hakkı gaspını içermektedir. İkinci olarak göçmenler, göç ettikleri kentlerin istenmeyenleri ve dışarı itilenleri olarak tekrar bir gaspa uğramaktadır ve göç ettikleri kentlerin sakinleri olarak pek tabii sınıfdaşlarının kavga omuzdaşlarıdır da.
İsveç’ten Veriler ve Gündelik Hayat
İsveç’in göç tarihi literatürde 5 döneme ayrılmaktadır. İsveç, 1851-1910 yılları arasında 1 milyondan fazla İsveçlinin dışarıya göç ettiği bir ülkedir. Söz konusu dönemde 1.170.456 kişi dışarıya göç etmiş, bunların 948.823’ü ABD’ye gitmiştir. Yaklaşık 60 yıl süren bu sürecin sebeplerini yoksulluk, işsizlik, dini baskılar, geleceksizlik, ekonomi ve siyasi baskılar oluşturmaktadır. 1917 yılına gelindiğinde pasaport ve vize uygulamaları ile göç kontrol altına alınmaya başlanmış, 1927 Yabancılar Yasası ile göç süreçlerinin hukuki çerçevelerinin ilk adımı atılmıştır (Nielsen, 2016: 67). İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1950 yılında başlayan liberal göç politikaları İsveç ekonomisini canlandırmak amacıyla işçi göçlerini talep ve teşvik etmiştir. Bu süreçte 550.000 Finlandiyalı, 20.000 Yunan ve 60.000 Yugoslav işçi kabul edilmiştir. 1970’lerin başına gelindiğinde ise göçmen işçilerin ülkede işsizliğe ve düşük ücrete sebep oldukları iddia edilmeye başlanmış ve kısıtlayıcı politikalara geçilmenin adımları atılmıştır. 1990’lı yıllara gelindiğinde emek göçünden sığınmacı göçüne evrilen sürecin sonucunda 27.000 İranlı ve 7.000 Iraklı göç etmiş fakat bu grubun tamamına mülteci statüsü verilmemiştir (Sweden, Sverige, 2025). 1989 İsveç Yabancılar Yasası göçmenlere çalışma izni zorunluluğu olmaksızın haklar tanımıştır. Bu haklar sonucunda 4 sene içerinde 208.700 göçmen İsveç’e kabul edilmiştir. 2000’li yıllar Irak İşgali ve sonrasında tüm bölgede devam eden çatışma hali Ortadoğu merkezli göç dalgalarına yol açmış, 2014 yılında İsveç’teki göçmen nüfusunun %20’sini Suriyeliler oluşturmuştur. 2015’te sığınma başvurularının yoğunluğunu tersine çevirmeyi hedefleyen İsveç, gelen 162.877 sığınma başvurusunun yalnızca 34.765’ini kabul etmiştir. 2015 sonrasında alınan önlemler dolayısıyla başvuru değerlendirme süreçleri 140 günden 250 güne çıkarılmış, sıkı önlemlerle birlikte başvurular yaklaşık 8 kat azalmıştır. Son verilere göre ise AB’nin geçici koruma kararı neticesinde İsveç, 2022-2025 arasında 69.759 Ukraynalıyı kabul etmiştir (Sweden Sverige, 2025). Bu veriler, İsveç’in göç politikalarının dönemsel ihtiyaçlarına göre sürekli değişip dönüşen fakat esasında piyasacı ve sermayenin çıkarlarına ve ihtiyaçlarına içkin bir nitelikte olduğunu göstermektedir.
Göçmenlerin, göç ettikleri ülkelerde sosyal, ekonomik ve siyasal katılımlarını karşılaştırmalı olarak işgücüne katılım, eğitim, sağlık, aile birleşimi, siyasi katılım, ikamet, vatandaşlık ve ayrımcılıkla mücadele başlıklarında değerlendiren MIPEX (Migrant Integration Policy Index), akademide ve politika geliştirme süreçlerinde sık başvurulan bir veri setidir (MIPEX, 2026). İnceleme konumuz olan İsveç, MIPEX değerlendirmelerinde 100’lük sistemde hem 2020 hem de 2025 yıllarında 86 puan alarak en iyi üç ülke arasındaki yerini korumaktadır (MIPEX, 2025). İsveç’in kâğıt üstündeki bu başarısının, verilerin uzama yansıması ile oldukça ters bir istikamette olduğu görülmektedir. Bunun için göçmenlerin gündelik hayat deneyimlerine, İsveçlilerin göçmenlerle karşılaşma sıklığına ve sosyal ve siyasal davranışların dönüşümüne sırasıyla bakmak ufuk açıcı olacaktır.
İsveç’te Sosyal Dışlanma Riski: 2015–2024 yılları arasında İsveç vatandaşlarının sosyal dışlanma riski oranı %13,4 ile %16,1 arasında değişmektedir. Aynı dönemde göçmenler için bu oran %48,3’ten başlayarak yıllar içinde dalgalı bir seyir izlemiş ve 2024 yılında %32,9 olarak kaydedilmiştir. Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşlarının ortalama sosyal dışlanma oranları 2015 yılında %22,3 iken 2024 yılında %18,6’ya düşmüştür. Avrupa Birliği üyesi ülkelerde yaşayan göçmenlerin ortalamaları ise 2015 yılında %42,5 seviyesinde iken 2024 yılında %37,8 olarak ölçülmüştür. Veriler, İsveç’te göçmenlerin sosyal dışlanma riskinin İsveç vatandaşlarına kıyasla her yıl belirgin biçimde daha yüksek olduğunu göstermektedir (EUROSTAT, 2026a).
Düşük İş Yoğunluğu ve Yoksulluk: Düşük iş yoğunluğu ve yoksulluk içinde yaşayan haneler açısından bakıldığında, 2015–2024 döneminde İsveç vatandaşlarının oranı %5,1 ile %7,2 arasında değişmektedir. Aynı dönemde göçmenler için bu oran %22,1 ile %27,1 arasında seyretmiş ve 2024 yılında %14,0 olarak kaydedilmiştir. Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşlarının ortalamaları bu dönemde %22,3’ten %18,6’ya düşerken, Avrupa Birliği’nde yaşayan göçmenlerin ortalamaları %42,5’ten %37,8’e gerilemiştir. EUROSTAT, düşük iş yoğunluğunu çalışma süresinin beşte biri veya daha az olduğu işler olarak tanımlamakta, hane iş yoğunluğunu ise hane sakinlerinin toplam çalışma süresinin normal çalışma süresine oranı şeklinde ifade etmektedir (EUROSTAT, 2026b).
Kalabalık Konutlarda Yaşam: Kalabalık konutlarda yaşayan nüfus oranları incelendiğinde, İsveç vatandaşları için bu oran 2015 yılında %11,6 iken 2024 yılında %12,3 olarak kaydedilmiştir. Göçmenler açısından aynı oran 2015 yılında %30,8, 2024 yılında ise %39,8’dir. Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşlarının ortalamaları %15,3’ten %13,7’ye gerilerken, AB ülkelerindeki göçmenlerin ortalamaları %25,6’dan %28,3’e yükselmiştir. Veriler, İsveç’te yabancı ülke vatandaşlarının kalabalık konutlarda yaşama oranlarının hem İsveç vatandaşlarına hem de Avrupa Birliği ortalamalarına kıyasla daha yüksek olduğunu göstermektedir (EUROSTAT, 2026c).
Konut Maliyetleri Fazlalığı: 2015–2024 yılları arasında İsveç vatandaşlarının konut maliyetleri fazlalık oranı %7,8 ile %11,1 arasında değişmiştir. Göçmenler için bu oran aynı dönemde %16,5 ile %23,6 arasında seyretmiştir. Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşlarının ortalamaları %10,7’den %7,6’ya düşerken, Avrupa Birliği ülkelerindeki göçmenlerin ortalamaları %24,8’den %17,9’a gerilemiştir. Veriler, İsveç’te göçmenlerin konut maliyetleri açısından sürekli olarak daha yüksek bir yükle karşı karşıya kaldığını ortaya koymaktadır (EUROSTAT, 2026d).
Yıllık Kira Artış Oranları: Yıllık kira artış oranları incelendiğinde, İsveç vatandaşları için 2015 yılında %8,3 olan oran 2024 yılında %9,4’e yükselmiştir. Göçmenler için aynı oran 2015 yılında %23,9, 2024 yılında ise %21,8 olarak kaydedilmiştir. Avrupa Birliği ülkeleri vatandaşlarının ortalamaları %10,7’den %7,6’ya düşerken, Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan yabancı ülke vatandaşlarının ortalamaları %24,8’den %17,9’a gerilemiştir (EUROSTAT, 2026e).
Bu veriler, göçmenlerin İsveç’te barınma ihtiyaçlarının her anında ayrımcılığa ve zorluğa maruz kaldıklarını göstermektedir. Sahada yapılan çalışmalar, göçmenlerin uzun süre aynı evde konaklayamadıklarını ve bu taşınma süreçlerinin yol açtığı işsizlik, iş değiştirme, düşük maaş, yüksek kira bedelleri gibi sonuçlara neden olduğunu göstermektedir (Aygüler vd., 2025: 6).
Beraberinde İsveç politikalarının kentsel yaşama yansıması ve İsveçlilerin gündelik hayatına olan etkileri göçmenlerin kent deneyimlerine dair önemli veriler içermektedir. Örneğin Sanandaji’nin saha çalışmalarında görülen veri setleri, göçmenlerin kentten ve gündelik hayattan soyutlandığına dair önemli çıktılar sunmaktadır. Çalışmaya göre İsveç vatandaşlarının %40’ı Avrupa dışından gelen göçmenlerle hiç tanışmamış, %40,9’u Avrupalı olmayan göçmenlerle hiç etkileşime girmemiş, %42,1’i ise Avrupalı olmayan göçmenlerle çok nadir etkileşim kurmuştur. Çalışmada görüşülen göçmenler, İsveç toplumuna yönelik aidiyet duygularının çok zayıf olduğunu ifade etmektedir. Avrupa dışından göç eden göçmenlerin mevcut durumun çıktısı olarak kendi aralarında ayrı kimlikler geliştirdikleri görülmektedir. Bu çıktının bir diğer sonucu ise İsveç vatandaşı olan ama kökeni Avrupa dışından olan İsveçlileri de etkilemekte, bu kişilerin fiziksel saldırıya, dışlanmaya ve ötekileştirilmeye maruz kalmalarıdır (Sanandaji 2018: 30-31). Politik olarak hem yukardan aşağıya yayılan hem de aşağıdan yukarıya örgütlenen göçmen karşıtlığı sistematik bir ötekileştirmeyi ve dışlanmayı ortaya koymaktadır.
Bu toplumsal ayrışma hali, kendini mekânsal olarak da göstermektedir. Resmi kaynaklar ve saha çalışmaları göçmenlerin belirli mahallelerde yoğunlaştığını göstermektedir. AB ülkeleri dışından gelen göçmenler söz konusu mahallere yerleşirken, yerli İsveçliler bu alanlardan ayrılmakta ve böylece kentsel ayrımcılık yeniden üretilmektedir. Bu mekânsal ayrımcılığın önemli bir boyutunu konut politikaları oluşturmaktadır. 1990’lardan sonra konut hizmetlerinin liberalleştirilmesi, belediye konutlarının satılması ve kira desteklerinin kaldırılması, barınma hakkını ciddi biçimde sınırlandırmıştır. Göçmenlerin büyük bir kısmı, 1970’lerde inşa edilen Miljonprogrammet (Milyon Ev Programı)konutlarına yerleştirilmiştir. Ancak bu konutların şehir merkezlerinden uzak, ulaşım bağlantıları zayıf ve mekânsal olarak izole yapısı, göçmenlerin kentten dışlanmasını daha da derinleştirmiştir. Bu mahalleler günümüzde etnik, dini ve kültürel olarak çok sayıda alt grubun yoğunlaştığı, İsveçlilerin ise giderek azaldığı alanlar haline gelmiştir (Westra, 2024: 3). İsveç Polis Teşkilatı’nın 2015’ten bu yana topladığı verilere göre Stockholm, Göteborg ve Malmö’de bulunan toplam 61 mahallede, İsveç nüfusunun yaklaşık %6’sı yaşamaktadır. Bu mahalleler “savunmasız”, “risk altında” ve “özellikle savunmasız olarak sınıflandırılmaktadır. Resmî kaynaklarda bu mahalleler düşük sosyoekonomik statü, yüksek suç algısı ve çeteleşme ile ilişkilendirilmektedir. Buna ek olarak, 2016 Yerleşim Yasası ile belediyelere göçmenlere konut sağlama zorunluluğu getirilmiş; ancak altyapı eksikliği nedeniyle bu uygulama, göçmen mahallelerinin genişlemesine ve gettolaşmanın derinleşmesine neden olmuştur (Polisen, 2025, 34-41).
Sosyal ve mekânsal ayrışmanın bir diğer yansıması ise seçim sonuçlarında görülmektedir. İsveç özelinde 2010 yılında yeni bir dalgayla başlayıp 2015’te zirve yapan göç hareketleri, aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi’nin parlamentoya girişi ve yükselişi ile paralellik barındırmaktadır —fakat bu paralellik göç arttığı için faşizm yükseldi gibi kof bir kısa devreyi ifade etmemektedir; keza aşağıda göçmen sayısı düştüğünde de oyların yükseldiği görülmektedir—. 1988 yılında kuruluşunu ilan eden ve Neo-Nazi çevrelerle doğrudan bağı olan kadroları içinde bulunduran İsveç Demokratları Partisi, göç ve göçmen karşıtlığı, ırkçılık, çok kültürlülüğe karşıtlık ve aktif asimilasyon politikalarını program haline getirmekten hiç tereddüt etmemiştir. İDP, göçün ülkeye, ekonomiye, kültüre ve bütünlüğe zarar verdiği vurgusuyla AB ile eleştirel ve sınırlamacı ilişkileri savunurken, İsveç’te hali hazırda bulunan göçmenlerin aktif ve sert bir asimilasyona maruz bırakılmaları gerektiğini parti programları haline getirmiştir. İDP, böyle bir parti programıyla 2010 yılında %5,7 oyla parlamentoda yer bulmuş ardından 2014’te %12,9, 2018’de %17,5 ve 2022 genel seçimlerinde %20,5 oy alarak parlamentonun ikinci büyük partisi konumuna yükselmiştir (Halhallı, 2024: 14-17). İsveç göç politikalarının sertleşmesinde kilit rol alan İDP, bugün sağ, liberal blok üzerinde belirleyici bir role sahiptir. Kuruluş geçmişinde Nazi izleri taşıyan, bugün de kendini aşırı sağ olarak tarif eden İDP’nin bu denli yükselişi Avrupa’nın genel ve güncel siyasal halinden bağımsız olmayıp beraberinde sosyal demokrasinin özüne dair çıktılar sunmaktadır. Burjuva devletinin sıkıştığında —emperyalizmin sonuçlarıyla başa çıkamama hali (onlar buna göç krizi diyor)— çağırdığı faşizm denkleminin, devlet tarafına sosyal demokrasi de eklenerek çalışılmaya ihtiyacı bulunmaktadır.
Sonuç Yerine
Çitleme hareketlerinin sonucunda köylüler birlikte yaşadıkları ortak topraklardan kovulmakta, boşalan topraklar özel mülkiyete geçmekteydi. Yerinden edilen ve mülkiyetsiz bu insanlar, madenlerin ve sanayinin üretimini artıracak güç anlamına gelmekteydiler ve kentlere aktılar (Beaud, 2021: 111). Göç ve kent mefhumlarının tarihsel önemi buradan başlatılabilir. Kent yoksulluğu ve insanca yaşam koşullarından her türlü uzaklık esasında üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulundurmayan çok kalabalık bir sınıf için geçerli deneyim ve pratikler bütünüdür. Bu çalışma özelinde ise kentin ve gündelik hayatın göçmenlere yansıması incelenmiştir.
Bir kavram olarak kent hakkı, barınma ve temel hizmetlere erişimle sınırlanmayan biçimiyle, mevcut üretim biçiminin ve sebep olduklarının topyekûn ortadan kaldırılması mücadelesinin bir parçası olarak tarif edilebilir. İşçiler, işsizler, yoksullar, ezilenler, savaşlarla ve kentsel dönüşümle yerlerinden edilenler, hakların öznesi olmayanlar, gettolaşmaya ve altyapısız gecekondulara itilenler, depremde göçük altında kalanlar, kurtarılmaya bile gidilmeyenler… Hiçbirimiz böylesi bir aşağılanmaya, böylesi bir yaşama ve böylesi ölümlere maruz kalmak, katlanmak zorunda değiliz. Kendimizi gerçekleştirebileceğimiz, kamusal alanlarını kullanabildiğimiz, birlikte yaşadığımız kentler ve bir bütün olarak hayat imkânsız değil. Beraberce dövüşürsek pek mümkün. Bunun için anlaşmalara, sözleşmelere, kurumlara veya hukuka değil bir gayrete, sabra, inanca ve umuda ihtiyacımız var. Gerisi hayat… Biz kazanacağız.
Kaynakça
Aygüler, E., Ayalp, M. Ç., ve Buz, S. (2025). Şartlı Mültecilerin Barınma Deneyimleri: “Yıkık ve Kötü Olmasına Rağmen Bu Evi Tuttuk Çünkü Mecburduk”. Süleyman Demirel Üniversitesi Vizyoner Dergisi, 16(45), 69-89.
Beaud. M. (2021), Kapitalizmin Tarihi 1500-2010, (çev. Fikret Başkaya), İstanbul, Yordam Kitap.
Davis, M. (2016), Gecekondu Gezegeni, (Çev. Gürol Koca), İstanbul, Metis Yayınları.
Douzinas, C. (2017), Kimlik, Arzu, Haklar. İnsan Hakları ve İmparatorluk: Kozmopolitanizmin Siyasal Felsefesi içinde (ss. 37-54), İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Douzinas. C. (2016), Hukuk, Adalet ve İnsan Hakları, (çev. Rabia Sağlam ve Kasım Akbaş), Ankara, NotaBene Yayınları.
Engels, F. (1997), İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, (Çev. Yurdakul Fincancı), Ankara, Sol Yayınları.
EUROSTAT, (2026a). Persons at Risk of Poverty or Social Exclusion by Group of Citizenship, https://ec.europa.eu/eurostat/databrowser/view/ilc_peps05n/default/table?lang=e, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).
EUROSTAT, (2026b). People Living in Households With Very Low Work İntensity by Broad Group of Citizenship, https://ec.europa.eu/eurostat/databrowser/view/ILC_LVHL15N/default/table?lang=en&category=livcon.ilc.il, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).
EUROSTAT, (2026d). Housing cost overburden rate by age, sex and group of citizenship, https://ec.europa.eu/eurostat/databrowser/view/ILC_LVHO25/default/table?lang=en& category=livcon.ilc.ilc, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).
EUROSTAT, (2026e). Annual Rent Increase Rates According to Citizenship, https://ec.europa.eu/eurostat/databrowser/view/ILC_LVHO25/default/table?lang=en& category=livcon.ilc.ilc, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).
EUROSTAT, (2026c). Overcrowding rate by age, sex and group of citizenship, https://ec.europa.eu/eurostat/databrowser/view/ILC_LVHO15/default/table?lang=en& category=livcon.ilc.ilc, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).
Halhallı, B. (2024), Avrupa’daki Aşırı Sağın Mülteci Söylemi: İsveç Örneği, Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 14(27), 315-335.
Harvey, D. (2015), Asi Şehirler Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru, (Çev. Ayşe Deniz Temiz), İstanbul, Metis Yayınları.
Karahanoğulları. O. (2018), Marksizm ve Hukuk Diyalektik Hukuk Bilim, İstanbul, Yordam Kitap.
Lefebvre, H. (2020), Şehir Hakkı, (Çev. Işık Ergüden), İstanbul, Sel Yayınları.
MIPEX, (2025), MIPEX 2025, https://www.migpolgroup.com/wp-content/uploads/2025/09/MIPEX-results-2025.pdf, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).
MIPEX, (2026), WHAT IS MIPEX? https://www.mipex.eu/what-is-mipex, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).
Nielsen, A. (2016), Challenging Rightlessness. On Irregular Migrants and the Contestation of Welfare State Demarcation in Sweden, Linnaeus University Dissertation No 239/2016, ISBN: 978-91-87925-95-5.
Polisen. (2025), Lägesbild och områdesgränser, https://polisen.se/ce52d3d6cb949b9725f5fbe25439d450/siteassets/dokument/organiserad_brottslighet/utsatta-omraden/lagesbild-over-utsatta-omraden-2025.pdf, (Erişim Tarihi: 23.01.2026).
Sanandaji. T. (2018b), Swedes and Immigration End of Homogeneity 2. The fondation pour l’innovation Politique, https://www.fondapol.org/app/uploads/2020/06/130-suede- immigration-gb-ii-2019-07-11-web-3.pdf, (Erişim Tarihi: 29.01.2026).
Sweden Sverige. (2025), Sweden and Migration, https://sweden.se/culture/history/sweden-and-migration, (Erişim Tarihi: 20.01.2026).
Westra, G. H. (2024), Segregation and well‐being in Sweden: Geographies of well and ill‐being. Population, Space and Place, 30(5), 27-58.