Gülistan Doku Davası ve Düşündürdükleri: Erkek Devlet, İcazet Bekleyen Yargı ve Örtülen Hakikat
Gülistan Doku davası, Türkiye’de bir kadının kaybedilmesinin ötesinde, devletin, yargının ve güvenlik aygıtlarının nasıl işlediğini gözler önüne seren bir turnusol kâğıdına dönüşmüş durumda.
Gülistan Doku’ya Ne Olmuştu?
Bilindiği üzere Gülistan, Tunceli’de Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2. sınıf öğrencisiydi. 4 Ocak 2020’de ayrıldığı Kredi Yurtlar Kurumu kız yurduna ertesi gün dönmeyince, arkadaşları endişelenerek durumu emniyete ve ailesine bildirdi. Bunun üzerine Doku ailesi 6 Ocak 2020’de Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulundu. Yapılan cep telefonu sinyal incelemeleri ve MOBESE kayıtları, Gülistan’ın en son saat 11.29’da Atatürk Mahallesi’ndeki minibüs durağından üniversite aracına bindiğini gösterdi.
Doku ailesi ve hak örgütleri, Gülistan’ın eski erkek arkadaşı Zaynal Abakarov ile kaybolmadan hemen önce yaşadığı tartışmalara ve maruz kaldığı şiddete dikkat çekerek olayın etkin şekilde soruşturulması gerektiğini defalarca dile getirdi. Gülistan’ın 4 Ocak’ta Abakarov’un evine gittiği, ayrıldıktan sonra Abakarov’un onu takip ederek zorla arabaya bindirmeye çalıştığı, çıkan tartışma üzerine olay yerine polisin geldiği ve bunun tutanaklara yansıdığı belirtildi. Ertesi gün, 5 Ocak’ta, Gülistan’ın Abakarov’un çalıştığı kafeye gittiği, kısa süre sonra hızla ayrıldığı, Abakarov’un ise arkasından çıktığı ve dışarıda tartıştıklarının kamera görüntülerine yansıdığı biliniyor.
Tüm bu veriler, Gülistan’ın kaybolmasının bir intihar ya da kayıp vakasından ziyade, zorla alıkonulma ya da öldürülme ihtimalini güçlendirmektedir.
Zanlılar Serbest, Aileye Gözaltı, Avukata Soruşturma
Olayın gerçekleştiği tarihten bugüne kadar, yani altı yılı aşkın süredir yürütülen soruşturmanın büyük ölçüde “intihar” ihtimali üzerine kurgulandığı görülmektedir. Yapılan incelemelerde Gülistan’ın en son Dinar Köprüsü’nde yürürken görüldüğü, cep telefonu sinyallerinin ise Uzunçayır Baraj Gölü’nden alındığı tespit edilmiştir. Baraj gölündeki bir ışık yansıması “intihar şüphesi” olarak değerlendirilmiş; yaklaşık 500 kişilik ekiplerle 200 gün boyunca arama yapılmıştır. Hatta suyun kısmen boşaltıldığı çalışmaların son aşamalarına rağmen Gülistan’a dair hiçbir ize ulaşılamamıştır.
Buna karşılık, Gülistan’ın en son görüldüğü alanı net biçimde kaydetmesi beklenen Munzur Üniversitesi’ne ait kamera kayıtlarına ulaşılamamıştır. Soruşturmayı aydınlatabilecek en kritik delillerin kaybolmasına rağmen bu duruma ilişkin resmi ve tatmin edici bir açıklama yapılmamış olması, ciddi bir ihmal şüphesi doğurmaktadır.
Ailenin ve kadın örgütlerinin ısrarlı mücadelesine rağmen, baş şüpheli Zaynal Abakarov, adli kontrol ve yurt dışı yasağıyla serbest bırakılmıştır. Abakarov’un üvey babası, dönemin asayiş şube personeli polis memuru Engin Yücer’in sosyal medya paylaşımları ise dosyaya erişimi olduğuna işaret etmiştir. Kamera kayıtlarının kaybolması ve şüphelinin yakın çevresinin kamu görevlileriyle ilişkisi, soruşturma üzerinde baskı ve müdahale ihtimalini güçlendirmiştir.
Öte yandan, Gülistan için adalet talep edenler hedef alınmıştır. 7 Eylül 2020’de Seyit Rıza Meydanı’nda oturma eylemi başlatan annesi Bedriye Doku ve ablası Aygül Doku gözaltına alınmış; ailenin avukatı Ali Çimen hakkında ise “soruşturmanın gizliliğini ihlal” iddiasıyla soruşturma açılmıştır.
Meclis’te verilen araştırma önergesi de AKP ve MHP oylarıyla reddedilmiş, hak örgütlerinin eylemleri ise polis müdahaleleriyle karşılaşmıştır.
Soruşturma Derinleştikçe Devletin Gölgesi Büyüyor
Bugün kamuoyuna yansıyan bilgiler, soruşturmanın seyrini değiştirebilecek niteliktedir. JASAT ekiplerinin daha önce dosyada yer almayan 200 saatlik kamera kaydına ulaştığı ve gizli tanık ifadelerinin cinayet şüphesini güçlendirdiği belirtilmektedir. Bu yeni deliller doğrultusunda 7 ilde operasyon başlatılmış; haklarında yakalama kararı bulunan 13 kişiden 12’si gözaltına alınmıştır.
Gözaltına alınanlar arasında Zaynal Abakarov, onun üvey babası Engin Yücer, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel ile kamu kurumlarında görevli çeşitli isimlerin bulunması dikkat çekicidir.
Bu tablo, soruşturmanın yalnızca bireysel bir suçla sınırlı olmadığını; aksine kurumsal bir koruma mekanizmasına işaret ettiğini düşündürmektedir. Kamu görevlilerinin ve kurumsal bağlantıları olan kişilerin dosyada yer alması, hukuk devletinin temel unsurlarından olan tarafsız ve bağımsız soruşturma ilkesinin ihlal edildiği yönünde ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Yaşam hakkına ilişkin dosyalarda devletin yükümlülüğü yalnızca soruşturma başlatmak değil; bu süreci etkili, hızlı ve şeffaf biçimde yürütmektir. Altı yılı aşkın süre boyunca kritik delillere ulaşılamamış ya da ulaşıldığı halde dosyaya dâhil edilmemiş olması, bu yükümlülüğün yerine getirilmediğini göstermektedir.
Ayrıca, kamu gücüyle bağlantılı şüphelilerin varlığı, kanun önünde eşitlik ilkesini zedelemekte ve cezasızlık pratiğinin bu dosyada da işlediğine dair güçlü bir izlenim yaratmaktadır.
Bu nedenle yalnızca gözaltına alınan kişiler değil, olayın yaşandığı dönemde görevde bulunan eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel başta olmak üzere adı geçen bütün kamu görevlilerinin de soruşturma kapsamına dâhil edilmesi, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından zorunludur. Aksi halde süreç, sorumluluğu daraltan bir çerçevede kalacaktır.
Bir Davanın Ötesinde: Mücadele ve Hafıza
Bu dosya, yalnızca bir kaybedilme vakası değil; erkek egemen devlet aklının kadınların hayatı üzerindeki tasarrufunu nasıl kurduğunu gösteren somut bir örnektir. Aynı zamanda bu düzenin mutlak olmadığını da ortaya koymaktadır. Nitekim, ailenin bitmeyen arayışı, kadın örgütlerinin ve hak savunucularının ısrarlı takibi olmasaydı, bu dosya çoktan kapanmış olacaktı.
Benzer biçimde, Rojin Kabaiş dosyasında da kamuoyuna yansıyan ihmaller, delil karartma iddiaları ve etkisiz soruşturma pratiği, bu tür olayların tekil değil, yapısal bir sorun alanına işaret ettiğini göstermektedir. Bu örnekler birlikte düşünüldüğünde, kadınların yaşam hakkına yönelik ihlallerin yalnızca faillerle sınırlı olmadığı; soruşturma süreçlerindeki eksiklikler ve kamu gücünün kullanım biçimiyle de doğrudan bağlantılı olduğu daha açık hale gelmektedir. Zira bu pratiklerin arkasında sadece ihmalkâr bir yargı değil, erkek şiddetini sistematik bir şekilde görünmez kılan, cezasızlık ve/veya cezai indirimlerle yeniden üreten bir erkek adalet anlayışı bulunmaktadır.
Neticede bu olayların bugün hâlâ konuşuluyor olması, esasta bu kolektif ısrarın sonucudur. Bu yönüyle Gülistan Doku dosyası, yalnızca bir adalet arayışı olmaktan öte; Türkiye’de kadın cinayetlerinin ve kayıplarının münferit değil, politik olduğunu gösteren toplumsal hafızanın önemli bir parçası haline gelmiştir.