Hukukun Dozunu Kaçırmak
Yazı

Hukukun Dozunu Kaçırmak

14 Ekim 2026
Yazan: Buğrahan Fertellioğlu

Gün geçmiyor ki...

Bu ifadenin her iki anlamını da seviyorum. Türkiye’de halk sınıfları nazarında ilgiye mazhar olan hemen her tekil olayın anlatımı bu ifadeyle prologize edilebiliyor. Verilen tepkileri göz önünde bulundurduğumda bunun kamuoyunda “fon skandalı” ya da “fon krizi” şekliyle tabir edilen güncel olay için de münasip olduğunu düşünüyorum. Hem de böyle başlayan bir hukuk bloğu yazısı yazmak eğlenceli geliyor.

Bütün akademik eğitim hayatı siyasal iktisad okur yazarlığına erişmesine engel olan taşlarla döşeli bir hukukçu olarak pek tabii işin arka planında dönenleri izah edecek kavramsal enstrümanlara sahip değilim. Fakat okuduklarımdan, dinlediklerimden anladığım kadarıyla hâkim sınıf her ne kadar kimi finansal ve teknolojik inovasyonlarla işini yürütse de, günün sonunda yine kendi şiarından sapmayan işler yapmış. Cebinde az biraz parası olan halk sınıfları, egemen ideolojik aygıtlar vasıtasıyla paradan para kazanmanın hem mümkün hem de münasip olduğuna inandırılmış ve akabinde emeğinden artırdığını likidize etmesi salık verilmiş. Tüm bir operasyonun neticesinde ise sadece gerçek sermayedarların yatırımı katlanmış, zenginler daha da zengin, yoksullar ise daha da yoksul olmuş. İşin yatırımcılık, sermaye piyasası, fon yöneticiliği gibi hukukçu zihinleri geri durmaya iten teknik yönlerini bir kenara bırakırsak hikayede pek de yeni bir şey olduğunu düşünmüyorum. Hepsi farklı görünmek için finanse edilmiş büyük aynılıkların zevke sunulduğu, android televizyonların vazgeçilmezi film platformlarını anımsatıyor biraz, ve bu filmi hepimiz iyi biliyoruz.

Benim ise bir hukukçu olarak bu meselede ilgimi çeken şey hukukçu meslektaşların yaşadığı hayal kırıklığı ve attıkları beyhude adalet naraları oldu. Kısaca şu söylendi: Bu türden alengirli işleri denetlemekle memur edilmiş kamu kurumları görevlerini yapsalardı imiş, halk sınıflarının cebindeki üç kuruşa göz diken haydutlara geçit verilmezdi imiş. İlhan Berk’in erken şiirine sinen o küçük burjuva ahlakındaki gibi, Bolu Beyi attan anlar imiş... Peki mış gibi yapmaktan artık burnunun dibini göremeyecek hale gelmiş değerli meslektaşlarımız neden bu halde? 

Liberal anlatı, ki burada bağlamdan bağımsız pejoratif bir imleme yapıyorum, hukukun toplumsal uyuşmazlıkları sıfır noktasına indirgemese de en azından tahammül edilebilir bir düzeyde sabitlediği öncülünden yola çıkar. Toplumsal uyuşmazlıkların hüküm sürdüğü, herkesin herkesin kurdu olduğu bir wastelandden, az çok önümüzü görebildiğimiz bir neverlanda geçmişizdir ve bunun için hukuk ve devlete müteşekkir olmalıyızdır. Tahammül edilebilir düzeyde sabitleme argümanındaki tahammül edilebilirlik öncülü pek tabii halk sınıflarını hareketsiz tutmak için bir tür sihirli formül olarak türetilmiştir. Garibanın cebindeki para elbette alınacaktır, fakat tespit edilmesi gereken ne kadar alındığında tahammül eşiğinin geçileceği olmalıdır. Yerine göre doğalcılığını, yerine göre hipotetik öncüllerini, yerine göre ise yazarlarının biyografilerini eleştirip kimi alternatifler üretmek isteseler de, modern hukukçuların bilinci içten içe bu tasarım tarafından belirlenmiştir. Öyle ki ister yerel diyelim ister evrensel, ister reel diyelim ister ideal, hukuktan bahsettiğimiz hemen her yerde hukukun bir barış yahut uzlaşı olduğunu iddia etme, iddia etmeye utandığımız yerde ise ima etme alışkanlığı edinmişizdir. Esasında halkın sırtındaki sopanın volumeünün doğru ölçümü etkinliğinden ibaret olan bir politik program, bizim naif bilincimize bir tür barış olarak yansır. Bunun normatif çerçevesine ise hukuk deriz ve hukuk toplumsal uzlaşının ürünü olur. Bu kadar liberalizm olmaz biraz sosyalleşelim deyip ucundan sosyalist literatür okuyan, konumuna da sosyal demokrat diyen hukukçu bilinç için de benzer bir düşünce izleği geçerlidir. Burada liberal anlatının üstünü örtmeye çalıştığı sınıflar meselesi tedavüle sokulur. Toplum, sınıflardan teşekkül etmektedir, devletin ve hukukun görevi de pek tabii ezileni, yani halk sınıfını korumak olmalıdır. Sosyal haklar tanınmalı, bireyin hukuk yoluyla kendini gerçekleştirmesi olanaklı kılınmalıdır, aksi durumda devlet ve hukuk, nesnesi haline getirdiği insan grubunun en büyük parçasını ihmal eder hale gelir. Bu ise ahlaki açıdan kötü, politik açıdan ise yanlıştır. Bu düşünce çizgisinde ihmale biçilen yanlış olma pâyesi ise yakından bakıldığında yine liberal tasarıma dayanmaktadır. Yanlıştır zira barış tehdit altındadır. Sosyal devletin geride kalması geniş halk kesimlerini ihmal etmek demektir, ihmal ise tahammül edilebilirliğe ket vurur. Tahammülün olmadığı yerde ise barış tehdit altındadır, oysa hukuk barış demektir. 

Bu naif bakış açısının zihnindeki dünya bir tür otoyol misali tasavvur edilir. Yoğun bir otoyol trafiğinde çakarlı araçlar emniyet şeridini kullanma hakkına sahiptirler. Fakat gün olur, çakarlı araçların sayısı artar, tahsis denetimleri azaltılır ve hatta ne idüğü belirsiz her türlü araç diğer araçları geçip hızlıca gitmek istediği yere gitmeye çalışır. Nihayetinde düzen bozulur. Düzenin bozulması ayrıcalıkların tamamen ilgası sonucuna götürebilir. Bu nedenle en azından belirli bir grubun emniyet şeridini kullanabilmesi için buradaki denetimi artırmalı, EDS’leri ve kolluk personelini göreve çağırmalıyız. Bu sayede insanların tahammül eşiğini kontrol edilebilir düzeyde tutup ayrıcalık kategorisinin muhafazasını mümkün kılabiliriz. Bundan on yıl kadar önce bu analoji hakkında bir şeyler söyleyecek olsam şöyle derdim sanırım: Trafikte belki ama politikada tutmaz o iş… On yılı aşan bilgi, birikim ve şoförlük tecrübeme dayanarak bunun artık trafikte de pek tutacağını düşünmüyorum. 

Ayrıca bu hikâye bana biraz kuru geliyor. Kategorik eşitsizliklerin muhafazasına yönelik optimizasyon çalışmalarına barış/uzlaşı diyemeyecek kadar kabalaştım. Bu kabalığım düşünceme de yansıyor. Bu nedenle hukuki düşüncede bir adım ileri gidebilmek için ilerici siyasal düşüncede bir adım geriye gitmeyi göze alıyor ve kimilerinin vulgar Marksizm olarak tabir ettiği pozisyonu göreve çağırıyorum. Bu doğrultuda hukuku tarihselleştirmem, kendisinin tarihsel gelişimini ise toplumsallaştırmam gerekiyor. Bu aşamada bilmem gereken mühim bir öncül var, unutmamalıyım: toplumların tarihi sınıf savaşlarının tarihidir. Toplumdaki dinamizmi bir tür daimî sınıf savaşı hali olarak kavradığımda ise hukuku barış alanı olarak görmekten vazgeçmem icap ediyor. Burada hukuk, homojen düşünülmüş sınıflar arasındaki ilişkiler için bir tür dolayımlayıcı olmaktan çıkıp, belirli bir tarihsel momentte hâkim sınıfın diğer sınıf üzerindeki kontrolünü ve tahakkümünü tatbik ettiği bir zor aygıtına dönüşüyor. Hukuk kavramını bu yönde oluşturmaya başladığımda ise tek tek hukuk normları ve bu normları tatbik etmekle memur edilmiş devlet kurumları göreliliklerini kaybetmeye başlıyor. Normlar, eşit tarafların uyuşmazlıklarının ölçüldüğü soyut/nötr bir alan olmaktan çıkıp, somut bir tahakkümün çerçevesini çizen ifadelere dönüşüyor. “Madem amaç tahakküm, norma ne hacet, vurup geçsene” diyen zihnime ise normlaştırma ve bu yolla standardize etme girişimlerinin hâkim sınıf içindeki farklı grupların ve bu grupların sınıf içi çıkar savaşlarının varlığı için mühim olduğunu hatırlatıyorum. Öyle olunca liberal barış anlatısı hâkim sınıf içindeki figürler için geçerli bir argüman olarak görülebiliyor. Fakat söz konusu hâkim sınıf-ezilen sınıf ilişkileri olduğunda, barıştan ziyade tahakkümün merkezi önemde olduğunu biliyorum. Böylelikle nur topu gibi bir ikili hukuk kavramı geliştirebiliyorum. Hukuk, ilişkinin içeriğine göre yerine göre bir tür barış andlaşmasına yerine göre ise bir tür savaş alanına dönüşüyor. Bu öncüllerden yola çıkıp güncel olay bakımından hukukun ve hukuk kurumlarının rolünü düşündüğümde ise bu bağlamda hukukun bu ikili doğasını dikkate almalıyım diye düşünüyorum.

İlkelerin olaya uygulanması bölümünde başta işaret ettiğim liberal hukukçu ağıdından yola çıkarak bir soru formüle etmem gerek: Peki ya bu fon skandalı bahsinde çalışması gereken, ya da çalışması gerektiği düşünülen denetim mekanizmaları çalışsalardı ne olurdu? Bu durumda her şeyden önce şirketler denetlenir, lisanslar verilmez ya da iptal edilir ve bu sayede patlamaya hazır bir bomba gibi şişen fonlar yoksul halk sınıflarının parası oralara akmadan kapatılırdı. Peki bu türden bir denetim, hâkim sınıf ile ezilen sınıf arasında süren bir barış durumuna mı işaret etmiş olurdu? Tabii ki hayır. Burada yapılan şey esasında yoksul halk sınıflarının halihazırda yabancılaşmış emeğinden artırdığı üç kuruş parasının hâkim sınıf içindeki birbirleriyle çelişik gruplardan hangisi tarafından alınacağı noktasında devreye sokulmuş merkezi bir müdahale olurdu. O paranın hâkim sınıf içindeki belirli bir grup tarafından işletilen bir fon etrafından toplanmasına engel olunur, onun yerine bir başka hakim sınıf grubunun işlettiği bir fona ya da tüketim sektörüne akması temin edilirdi. Sözün özü yoksul halk sınıflarının cebindeki paranın, hâkim sınıfın kendi içindeki ilişkilerin görece daha stabil bir görünüme sahip olduğu bir zeminde hâkim sınıfa geçmesi sağlanırdı. Sömürü yine gerçekleşir fakat sömürünün hâkim sınıfın hangi kanadı tarafından tatbik edildiği meselesinde bir nüans olurdu. Bu perspektiften baktığımda bu olay özelinde hukukun işlemesine yönelik yapılan çağrıları iki yönlü olarak okumak anlamlı geliyor. İlkin bu durumda hukukun işlememiş olması, hâkim sınıfın kendi iç ilişkilerindeki stabilizasyonu ya da bölüşüm ilişkilerini sekteye uğratmış olması bakımından bir tür barış durumunun ilgası gibi kendini gösteriyor. Fakat burada sekteye uğrayan barışın hâkim sınıf arasındaki ilişkiler bakımından geçerli olduğunu unutmamak gerekir. Yani barışın tesisi yahut hukukun uygulanması bu sınıf içindeki ilişkiler bakımından uzlaşı/uzlaşının ilgası zemininde ele alınabilir. Soruyu hâkim sınıf-ezilen sınıf ikiliği dairesinde ele aldığımızda ise hukukun uygulanması ile uygulanmaması arasında kategorik bir fark olduğunu düşünmüyorum. Zira hâkim sınıf içindeki sömürü iş bölümünü tamamen yıkıp bir tür sınıf-içi savaşa neden olamayacak her türlü küçük sınıf-içi anlaşmazlık nihayetinde sınıf tahakkümü konusunda kategorik olarak uzlaşı halinde olan sınıf mensupları tarafından telafi edilecektir. Netice itibariyle sömürü ve tahakküm varlığını sürdürecek, yoksul halk sınıfları ile kurulan varoluşsal düşmanlık muhafaza edilecektir. Bu durumda hukuk onların hukuku olduğundan, hukukta anlatılan da onların hikayesi olur. Bu yüzden bu ve buna benzer olaylarda hukuku çağırmak, esasında bir köpek olarak görülen Shylock’un adalet çığlığına benzer...

Yazılanları vulgar bulduysanız ve hukuku böyle düşünmenin hiçbir kıymeti yok diyorsanız bile şu iki imkân hakkında bir düşünün derim: İlkin hukuku böyle düşündüğünüzde artık “hukukun araçsallaşmasından” bahsetmek zorunda kalmazsınız, ki bence herkes bundan sıkıldı. İkinci olarak ise hukukun hikayesinin esasında onların hikayesi olduğunu bilir ve kendi hikayenizi anlatabileceğiniz yerler aramaya başlarsınız. Bu arayış ise varoluşsal olur. 

Kategoriler
Kategori yok
← Ana sayfaya dön