İfade Özgürlüğüne Karşı İşleyen Hukuk
Yazı

İfade Özgürlüğüne Karşı İşleyen Hukuk

29 Nisan 2026
Yazan: Hümeyra Yılmaz

Bu yazı, 1 Mayıs Emek, Dayanışma ve Mücadele Günü’ne giderken Türkiye’de ifade özgürlüğünün geçirdiği dönüşümü tartışmayı amaçlamaktadır. Son yıllarda ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleler, giderek daha sistematik ve yaygın bir nitelik kazanmıştır. Hukukun kâğıt üzerinde varlığını sürdürmesine rağmen, uygulamada fiilen askıya alındığı bir işleyiş görünür hale gelmektedir. Bu çerçevede ifade özgürlüğü, yalnızca sınırlandırılan bir hak değil, kullanımı giderek belirsizleşen ve risk içeren bir alana dönüşmüş durumdadır. 

İfade Özgürlüğü ve İstisna Hali

İfade özgürlüğü, demokratik toplumların temel dayanaklarından biri olarak anayasa ve uluslararası hukukta güvence altına alınmış bir haktır. Ne var ki, bu güvence, her zaman fiili kullanımın mümkün olduğu anlamına gelmemektedir. 

Türkiye’de son yıllarda ifade özgürlüğünün yalnızca sınırlandırılan bir hak olmaktan çıkarak, idare, kolluk ve yargı mekanizmalarının birlikte işlediği bir yaptırım alanına dönüştüğü görülmektedir. Bu dönüşüm, münferit ihlallerle açıklanamayacak ölçüde süreklilik kazanmıştır. İfade özgürlüğü artık yalnızca belirli koşullarda kısıtlanan bir hak değil, başlı başına risk taşıyan bir alandır.

Bu noktada Giorgio Agamben’in “istisna hali” kavramı açıklayıcıdır. Agamben’e göre istisna hali, siyasal kriz durumlarında hukukun kendini askıya almasıdır. Zamanla bu durum geçici bir kriz tekniği olmaktan çıkar ve kalıcı bir yönetim biçimine dönüşür. Bu süreçte yasasızlık ile yasa, hukuk dışı ile hukuki olan arasındaki ayrım belirsizleşir. Böylece istisna hali, yalnızca olağanüstü bir durum değil, iktidarın işleyişine içkin yapısal bir unsur haline gelir (Agamben, G., İstisna Hali, çev. Kemal Atakay, Otonom Yayıncılık, 2005). Bu çerçeve, Türkiye’de ifade özgürlüğüne ilişkin uygulamaları anlamak açısından analitik bir imkân sunmaktadır. Hukuk kâğıt üzerinde varlığını sürdürse de uygulamada askıya alınabilen bir yapıya dönüşmektedir. Bu durum, hukuk ile hukuksuzluk arasındaki sınırın giderek belirsizleştiğine işaret etmektedir.  

Çok Katmanlı Müdahale Mekanizması

İfade özgürlüğüne yönelik müdahaleler tekil değil, çok katmanlıdır; kolluk, idare, yargı ve infaz mekanizmaları birbirini tamamlayan bir bütün olarak işlemektedir. Bu yapı, gündelik hayatta somut karşılıklar bulmaktadır. Örneğin, Akbelen Ormanı’ndaki acele kamulaştırmaya karşı direnen yaşam savunucusu Esra Işık’ın gözaltına alınıp tutuklanması, çevre mücadelesinin cezai yaptırımlarla karşılaşabildiğini ortaya koymaktadır. Aynı doğrultuda, Başaran Aksu’nun sendikal faaliyetleri ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınması ve tutuklu kalması, örgütlenme hakkının da cezai süreçlere konu edilebildiğini göstermektedir. Tutuklama kararında sendikal faaliyetlerin aleyhe değerlendirilmesi, bu durumun kurumsal bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır. Çevreyi korumaya yönelik düzenlemelere rağmen bu alanların sermaye lehine yeniden yapılandırılması, hukukun araçsal niteliğini açığa çıkarmakta; itiraz ve karşı çıkışlar ise çoğu zaman kolluk ve yargı müdahaleleriyle karşılaşmaktadır.

Rojava’yla dayanışma kapsamında gerçekleştirilen barışçıl eylemlere yönelik müdahaleler de benzer bir eğilime işaret etmektedir. Kocaeli’de bir sağlık çalışanının sembolik protesto nedeniyle görevden uzaklaştırılması ve gözaltına alınması ile İzmir’de 16 yaşındaki bir öğrencinin tutuklanması, müdahalelerin gündelik ve sivil ifade alanlarına kadar uzanabildiğini göstermektedir. Doruk Madencilik işçilerinin yürüyüşü sırasında yaşanan gözaltılar ve müdahaleler ise emek temelli hak arama eylemlerinin de aynı çerçevede bastırıldığını ortaya koymaktadır. 

Bu müdahalelerin kapsamı yukarıda değinilenlerle sınırlı değildir. Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı gibi hukukçular; Barış Pehlivan ve Alican Uludağ gibi gazeteciler; Osman Kavala ve Çiğdem Mater gibi insan hakları savunucuları ile Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Ekrem İmamoğlu gibi siyasi aktörler, farklı alanlara yayılan yargısal süreçlerin görünür örnekleri arasında yer almaktadır. Yerel yönetimlere yönelik müdahaleler ve kayyum uygulamaları da bu sürecin bir parçasını oluşturmaktadır. Bu tablo, uygulamaların istisnai olmadığını, aksine genişleyen bir pratik haline geldiğini göstermektedir.

Kamusal Alanın Daralması ve Oto-sansür

İfade özgürlüğüne yönelik bu müdahalelerin en önemli sonuçlarından biri, kamusal alanın daralmasıdır. Hannah Arendt’in belirttiği gibi, kamusal alan, bireylerin konuşma ve eylem yoluyla birbirlerine görünür oldukları bir görünüş alanıdır. Bu zemin ortadan kalktığında, yalnızca özgürlükler değil, siyasal yaşamın kendisi de zayıflar.[1]

Bugün sosyal medya paylaşımlarından basın açıklamalarına kadar geniş bir alan, potansiyel suç kapsamında değerlendirilebilmektedir. Bu süreç yalnızca cezalandırmayı değil, oto-sansürü de yaygınlaştırmaktadır. Michel Foucault’nun iktidarın disiplin edici niteliğine ilişkin analizleriyle birlikte düşünüldüğünde bu tablo daha da anlam kazanmaktadır: İktidar yalnızca yasaklayan değil, aynı zamanda davranışları biçimlendiren bir mekanizma olarak işlemektedir. Bu çerçevede Türkiye’de eleştirel söz söyleme giderek riskli bir alan olarak algılanmakta; basın açıklamalarına katılım, sosyal medya paylaşımları ve kamusal eleştiri pratikleri üzerinde belirgin bir oto-sansür eğilimi ortaya çıkmaktadır. Böylece kamusal görünürlük, yerini giderek görünmezlik stratejilerine bırakmaktadır.

Hukukun İşlevsel Dönüşümü

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik müdahaleler giderek sistematik bir nitelik kazanmaktadır. Önceleri belirli toplumsal kesimler üzerinde yoğunlaşan uygulamaların, zamanla feministler, LGBTIQ+ bireyler, siyasi partiler ve emek örgütleri gibi daha geniş grupları kapsayacak biçimde yaygınlaştığı görülmektedir. Toplum, iktidara yakın olanlar ve olmayanlar şeklinde ayrıştırılırken, hukuk da bu ayrışmaya paralel biçimde işlemektedir. Bir yanda liyakat ve hukuki ölçütler göz ardı edilerek konumlandırılan kesimler bulunurken, diğer yanda “muhalif” olarak kodlananlar mesleki ve hukuki süreçler yoluyla sistematik biçimde dışlanmaktadır. En küçük ifade ve eylemler dahi ağır suçlamalara konu edilebilmekte; yargılama süreçleri fiilen bir cezaya dönüşmektedir.

Benzer uygulamalar infaz aşamasında da etkisini sürdürmektedir. “İyi hal” değerlendirmeleri, disiplin cezaları ve benzeri idari gerekçeler aracılığıyla politik mahpusların tahliye süreçleri fiilen uzatılabilmekte ya da engellenebilmektedir. Bununla birlikte, hapishane sürecinde iletişim, sağlık ve sosyal haklara erişim gibi temel güvenceler de çeşitli sınırlamalara tabi tutulabilmektedir. Bu uygulamalar, infaz rejiminin yalnızca cezanın yerine getirilmesiyle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda denetim ve kontrol mekanizması olarak işlediğini açığa çıkarmaktadır. 

Sonuç 

Kolluk müdahaleleri, idari yaptırımlar, yargı ve infaz süreçleri birlikte değerlendirildiğinde, hukukun koruyucu bir mekanizma olmaktan uzaklaşarak bir denetim aracına dönüştüğü görülmektedir. Bu gelişme, yalnızca güncel bir sapma değil; hukukun tarihsel olarak taşıdığı meşrulaştırıcı işlevin daha görünür ve merkezileşmiş bir biçimde ortaya çıkmasıdır.

Yargı, idare ve eğitim alanlarının tek bir siyasal otorite etrafında yoğunlaşması, hangi bilginin üretileceğini ve hangi ifadenin meşru sayılacağını belirleyen bir yapı yaratmaktadır. Bu koşullarda ifade özgürlüğünün daralması, yalnızca bireysel bir hak kaybı değil; kamusal tartışma zeminlerinin aşınması ve oto-sansürün yaygınlaşması anlamına gelmektedir. 

Bütün bu tablo, şu soruyu kaçınılmaz kılmaktadır: 1 Mayıs’a giderken, ifade özgürlüğünün bu denli daraltıldığı bir düzende, emekçilerin hak arama ve örgütlenme özgürlüğünden söz etmek gerçekten mümkün müdür?


[1] Arendt, H. İnsanlık Durumu, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2012, s. 57-65; 205-230.

Kategoriler
Kategori yok
← Ana sayfaya dön