Manda ve Vesayet Sisteminin Kolonyal Kökenleri
Yazı

Manda ve Vesayet Sisteminin Kolonyal Kökenleri

23 Ağustos 2023
Yazan: Erhan Kızıl

Milletler Cemiyeti (MC) döneminde manda (mandate) ve Birleşmiş Milletler (BM) döneminde vesayet (trusteeship) sistemleri, “kendini yönetme becerisi ya da kapasitesi olmayan halkların kendi ayakları üzerinde durma yetisini kazanması için kutsal bir medeniyet vazifesi olarak üstlenilen bir sorumluluk”[1] olarak kabul edilir ve “sıfırdan devlet inşa etme” projesidir. Bu projenin amacı sömürgeciliğin hukuki yollarla sürdürülmesi ya da yeni büyük güçlerin “kendilerine alan açma” çabasında kaynaklanmaktadır. Bu yüzden manda ve vesayet sisteminin yeni bir tür sömürgeciliktir. Çünkü sergilediği pratik, dönemin hukuksal koşullarınca uygun olsa da epistemolojisini sömürgeciliğin tarihsel pratiğinden almaktadır. Vesayet altına alınan toprakların “uluslararası barış ve güvenliğini korumak” için gerekli olduğunun, bu bölgelerde yaşayan insanların “kendi kendilerini yönetecek kabiliyete sahip olmadığı”nın ve bu sistemin (manda/vesayet) bölgede yaşayan halkların yararına olduğunun deklare edilmesi aşağıda daha detaylı göreceğimiz gibi tarihsel sömürgeci mantıktan hiç de uzak bir kavrayış değildir. Bu kavrayış sömürgecinin sömürülenle karşılaştığı andan itibaren, dönüşmüş ve kurumsallaşmıştır. 

Manda/Vesayet Sisteminin İlk Modern Örneği: Encomienda

1492’de başlayan coğrafi yayılma süreciyle beraber, İspanya, yeni kıtaya gönderdiği grupları denetim altında tutmak, yeni bölgelerdeki düzeni/asayişi sağlamak ve buradaki varlığını meşrulaştırmak için belli düzenlemeler kurgulamıştır. Pratikte gerçekleşen bu eylemler düşünsel gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. İspanya’nın Amerika kıtasında uyguladığı encomienda (trust, vekâlet) sistemi manda/vesayet anlayışının ilk modern örneğini oluştururken,[2] Vitoria’nın encomienda sistemine geliştirdiği eleştiri ve Sepúlveda ve Las Casas arasında gerçekleşen tartışmalar hem uluslararası hukukun hem de insan haklarının gelişimi için büyük bir dönüşümü tetiklemiştir. Nitekim, Vitoria’nın düşüncesi uluslararası hukukun kurumsal başlangıcını sağlayan en önemli çıkış olacaktır.[3]

Kristof Kolomb 1492’de Kastilya Krallığı adına Bahamalar’ı “keşif” ettikten sonra, 15. yüzyıldan 1878’e kadar geçen sürede, dünyada yaşanılabilir toprakların yüzde 67’sı sömürgeleştirildi.[4] Sömürgeciliğin dehşet düzeyindeki bu hızlı gelişiminin altyapısal koşullarını hazırlayan etken kuşkusuz encomienda sistemidir. Sömürgecilik faaliyetine başlayan ilk devlet olan İspanya, Amerika kıtasında yaşayan yerlilerin konumunu düzenlemek ve buraya gönderdiği grupların merkezin denetiminde çıkmasıyla yaşanan siyasi ve ekonomik sorunları çözmek için 1503’te encomienda sistemini kurdu. Bu sistemle, İspanya’nın bölgeye gönderdiği sömürgecilere repartimiento ya da arazi desteği verdi. Böylelikle hem sömürgecilerini ödüllendirdi hem de bu coğrafyalarda İspanya’nın denetiminde olan bir yönetişim sistemi kurdu. Encomienda sisteminin resmî gerekçesi ise, kavramın etimolojisinde de anlaşılacağı gibi (topluluğa sahip çıkama noktasında sorumluluk alan kişi, “yani yerlilerin bir İspanyol’a emanet bırakılması”[5]) sömürgecinin işgal ettiği yeni topraklardaki sorumluluğu, “medeni hayat koşularından ve kendi kaynaklarını kullanmaktan henüz yoksun olan halkların gelişimine katkıda bulunmak”tır. Böylece resmî söylemin yarattığı meşrulukla, kölelik Encomendia sistemiyle Amerika’da kurumsallaştı.[6]  Hegel’in köle-efendi diyalektiğinden değindiği gibi, “biri üzerinde hakimiyet kurma veya karşı tarafa gücümüzü kabul ettirmek”[7] için olmazsa olmaz şey arzudur. Hegel arzunun insanı insan yapan şey olduğunu vurgulayarak, efendinin köleye olan çatışmasında efendi kendi “isteğini gerçekleştirmek için diğer insanlarla girdiği istek çatışmasında kendi bilincini tanıtma ve kabul ettirme çabasına” girer. Böylelikle istek kişiyi eyleme sürükler. “İstekten doğmuş olan eylem, isteği gidermeye yönelir ve bunu ancak, istenen nesnenin olumsuzlanmasıyla, tahrip edilmesiyle ya da en azından dönüşüme uğratılmasıyla gerçekleştirilebilir.”[8] Sömürgeciliğin kısa ve hızlı yayılma tarihinde yatan temel motivasyon bu istek olmuştur. Bu arzu Encomienda aracılığıyla köleliğin daha ilk yıllarda hızla derinleşmesi ve birçok Avrupalının köle sahibi olabilmek için Amerika’ya göç etmesini sağlamıştır. Geriye kalan şey ise Avrupalının kendi bilincini tanıtma ve kabul ettirme çabası olmuştur. Bu yüzden Vitoria ve Las Casasın geliştirdiği düşünceler her ne kadar “insancıl” olsa da nihayetinde Avrupalının “efendi”liğinin düşünsel altyapısını da hazırlamışlardır. 

Encomienda sisteminin yarattığı kölelik, zorbaca ve insanlık dışı davranışları tesis ettiği bir kurum yaratmıştır. Batının sahip olduğu asimetrik şiddet tekeli, sömürülen insana zorbaca ve insanlık dışı her türlü işlemin uygulamasına imkân sağladı. Bunlar köleleştirme, katliamlar, kültürlerinin paramparça edilmesi, bilimsel ve psikiyatrik deneyler dâhil teknolojinin sömürülen insan üzerinde kullanılması gibi pek çok şeydir.[9] Oysa Avrupalılar, hem kendi topraklarındaki hem de sömürgelerde uyguladıkları vahşete bakmaksızın, yerlilerin “insan kurban etme ve yamyamlık ritüelleri”ni gerekçe göstererek onların aklî yetersizlik sergiledikleri düşüncesini işleyerek ve kendilerini kurtarıcı olarak kodlayarak egemenliğine meşruluk kazandırmaya başladı.[10] Kısacası, Avrupalı dünyanın bilinmeyen bir yerinde bilinmeyen insanlar “keşfetmeye” başladığında, sahip olduğu asimetrik güç ilişkisiyle,e bu kişileri çıkar ve amaçları doğrultusunda tanımladı. Bilinen en temel haliyle, Avrupalı yerlileri “küffar” olarak tanımlayarak, haklarını ve ödevlerini bu doğrultuda tanımladı. İlahi hukukun egemen olduğu ve kapitalist hegemonyanın temellerinin atıldığı bu başlangıç döneminde, yerliler insani özelliklere sahip olmayan, akılsızlar, kuş beyinliler, rüştünü ispat edememişler, köleler ve barbarlar olarak karakterize edilmişlerdir. Vitoria bu iddiayı reddeder. Ona göre, “onlar akılsız değildir, fakat türlerine uygun biçimde akla sahiptirler”[11]. Böylelikle akla sahip olan yerlilerin de hukuksal sistemin bir parçası olduğu anlayışı doğar. Kısaca Vitoria, Hristiyanlık öğretisinin getirdiği, yerlilerin imansız statülerinden dolayı haklara sahip olamayacağı anlayışını benimsemeyecektir. Ona göre, “imansızlık, doğal hukuk ya da insani hukuku ortadan kaldıramaz.”[12]

İspanyol Vesayetinden Uluslararası Vesayete Geçişin Simge İsmi: Vitoria

Avrupan’nın 1942’de yeni bir dünya keşfetmesiyle hem kendisini hem dünyayı hızla dönüştürüp yeni fikirsel düşünceler geliştirmeye başlar. Altın Çağın başlangıcının sembolik isimlerinin en başında ise İspanyol Francisco de Vitoria gelmektedir. Bu tarihle modern düşünce, modern devlet, insan hakları ve uluslararası hukuk kavramları batı düşünce sistemine dahil olmaya başlamış ve temelleri atılmıştır. Tüm saydığımız kavramlar, modern anlamıyla, İspanyol-yerli ilişkisinin/etkileşiminin başlaması ve bu ilişkiyle ortaya çıkan sorunların çözülmesi için kavramsallaşacaktır. Bu kavramlar nihayetinde İspanya’nın sömürge pratiği/egemenliği ve yerlilerin statüsü, hakları ve ödevleri döngüsü arasında tartışılıp günümüze ulaşacaktır.

Bu dönemde İspanya’nın yerlilerin topraklarında bulunmasını meşruluğunu açıklayan iki görüş vardı. Birinci görüşe göre yerliler doğal kölelerdi ve bunların İspanya tarafından sömürülmesi meşruydu. İkinci görüş ise Vitoria tarafından geliştirilmiştir. Vitoria, İspanyolların yerli topraklarda bulunmasının meşruluğunu doğal köle olmalarına dayandırılmasına karşı çıkıyordu. Peki o zaman İspanyolların hangi hakla Amerika’da bulunduğu sorusuna vesayet/manda sisteminin de temelini atacak bir argüman sundu.  Vitoria’nın düşünce mantığında yerliler doğal köle değillerdi ve dolaylısıyla rasyonel akla sahiptiler. Ancak yerliler “potansiyeli henüz kavramış̧, dolayısıyla tam yetkinleşmemiştir”[13]. Yerliler “çocuk gibi” (childish) olduklarından insanlara ihtiyaçları vardır.[14] Bu doğrultuda Amerika’daki İspanyollar yerlileri eğitip çocuğu yetişkinliğe doğru büyütmek maksadıyla bölgede bulunması gerekmektedir. Nitekim bu nosyon Avrupa sömürgeciliğin uzun tarihinin gerekçesini sunacaktır. Manda ve vesayet sistemi de dahil. Avrupa giriştiği sömürgecilik macerasında bu eylemin sadece kendileri için değil dünya insanlığı için (uluslarüstü ortak yarar) fayda sağlayacağını söyleyerek meşrulaştırmışlardır. Burada eylemin meşruluğunun anahtar kavramları yüzyıllar boyunca farklı biçimlerde ama aynı olmuştur: uygarlık, ekonomik kalkınma, ilerleme ve hukuksal zeminde ise “doğal yasa”dır. 

Vitoria, papanın hükümdarlığını ciddi bir biçimde zayıflattığı ve yerine hukuksal bir zemin hazırladığı için hukuksal ve siyasal disiplinler Vitoriya’yı kutsallaştırmaktadır. Nitekim o, yerlileri hayvan statüsünden insan statüsüne çıkarmış ve bu kişilerin insan haklarına haiz olduğunu da tespit etmiştir. Ancak gerçekliğin bir diğer yüzünde, Vitoria yerlilere öznellik tanıyarak  ve doğal hukuk yoluyla derin bir ilişki kurarak İspanyol yayılmacılığına kuvvetli bir biçimde meşruluk kazandırmaktadır.

Vitoria sergilediği pratikle, yerlinin doğal köle olma durumunu reddetse de vardığı sonuç son kertede yerliler üzerindeki İspanyol hükümranlığına meşru zemin kazandırmaktadır. Çünkü Vitoria iktidar aygıtı için temsil ettiği görüşe inkâr edilmeyecek iki güç bağışlıyordu. Birincisi, o dönemde egemen olan ilahi hukuk anlayışına dayanan Papa’nın hükümranlığını önemli derecede zayıflatmıştır. İkincisi, zayıflanan ilahi hukuk anlayışına karşı tabi hukuku yerleştirerek otoriter boşluğu kendi modern görüşlerine uygun olarak doldurmuştur. Bundan sonra Vitoria asıl hedefine de ulaşıyordu. Ona göre yerliler yetki sahibiydiler ve bu yüzden doğal hukukun getirdiği sorumluluklara sahiptiler. Bu dedikten sonra yayılmacılığı doğal hukukla meşrulaştırmaya girdi. Çünkü herhangi bir kimse seyahat etme ve istediği her yere yolculuk etme hakkına sahiptir. Nitekim açıkça derki “…dünyanın başlangıcından beri herhangi bir kimse yollara koyulma ve istediği her yere yolculuk etme iznine sahipti.”[15] Böylelikle İspanyol sömürgeciliği hiç olmadığı kadar meşru bir zemine oturmaktaydı. Yerlilerin doğal hukuk çerçevesinde sistemin “eşit” akılları olarak dahil edilmesi beklenmedik bir yükümlülük de doğurdu. Yabancıların serbest seyahat etme ve ticarette bulunma hakları vardı ve yerliler de yetki sahibi insan olduklarında bu doğal hakka karşı gelemezlerdi. Vitoria’na göre, Avrupalı ile yerli arasındaki mübadele doğal hukukun bir zorunluluğu ve gerekliliğiydi. Doğal hukuktan gelen bu ticari zorunluluğa göre, eğer yerliler akıllı insanlarsa bu gerçekliğe karşı gelmezlerdi. Böylelikle yerliler artık “ürkek ve cahil çocuksu yetisi”nin de üstünde “eşit”lerin arasında yer alabileceklerdir. “Yerli halkların İspanyollarla ticarete girmekten, Hristiyanların diğer Hristiyanlardan uzak durabildiklerinden daha fazla kaçınamayacakları kesindir.” Böylelikle eşitlik gibi görünen ancak asimetrik güç ilişkilerinden dolayı tamamıyla eşitsizlik olan sömürgeci nosyonu yani İspanyolların yerli bölgelerine yayılması meşru bir zemin kazanmaktaydı. Neticede seyahat ve yerleşme hakkı olarak adlandırılan bu “masumane” ilişki sömürgecilik nosyonununun yayılmasına meşruluk kazandırmıştır. Vitoria buradan da bir sonraki aşamaya geçerek, yerlilerin bu doğal hukuki duruma (İspanyolların genişlemesi) karşı gelmesi haklı savaş sebebine neden olacaktır diyerek İspanyolların kuvvet kullanmasına de meşru bir zemine taşıyacaktır.

Dahası manda/vesayet sistemindeki “uluslararası barış ve güvenlik” söylemleri bu dönemde kurgulanmaya başlanan doğa yasasından köklü izleri taşır. Vitoria’ya göre, doğa yasa gereği insanın temel amacı barışçıl bir düzendir. Bunun da sonucu olarak, yerliler doğal yasa yükümlülüğü gereği, herhangi bir direnç göstermeden aklın yolu olan düzene dahil olmalıdırlar. Peki yerliler kendi düzenlerini neden bırakıp bu yeni düzene dahil olmalıdır. Açıktır ki Vitoria’ya göre bu topraklarda doğa yasanın hükümleri geçerli değildir. Yani yerliler doğa yasaya uygun hareket etmeyip, doğa yasayı çiğnemektedirler.[16] Dolaylısıyla, Vitoria bu bölgelerde barbarlığın hüküm sürdüğü sonucuna varmıştır. İlk olarak Vitoria’ya göre yerliler sergiledikleri bu eylemleri, bilinçli olarak yapmamaktadırlar. Bu eylemleri kendi inanç sistemlerine göre yapmaktadırlar ve doğa yasayı çiğneme gibi bir amaçları yoktur. Dolaylısıyla sergiledikleri eylemin cezalandırması gerekmemektedir. Ancak can alıcı nokta bu eylemlerin tabi hukuku bozduğudur. Kısaca, Vitoria için, bilinçsiz insanların sergiledikleri bu eylemlerin tabi hukuku bozduğundan, bilinçlenmeleri için desteğe ihtiyaçları vardır. Bu noktada Vitoria yerlilere kesin aklı verir. Onlara yardıma gelen İspanyolları geri çevirmemelerini salık verir. Peki yerliler İspanyolların bu iyi niyetine kulak vermeyip iş birliği yapmazlarsa ne olacaktı. Vitoria bu konuyla haklı savaşın/işgalin en meşru dinamiklerini atar.

“Yerli halklar düşmanlıklarında ve İspanyolları yok etmek için ellerinden geleni yapmakta inat ediyorlarsa, İspanyollar, artık masum olmayan bu haksız düşmanlarla savaşabilir ve savaş̧ hukukunun tüm haklarını icra edebilirler: koşulların doğası ve kendilerine yapılan haksızlıklara göre orantılı olarak mallarını yağmalamak, tutsaklaştırmak, önceki efendilerini yerlerinden edip yerine yenilerini getirmek.” [17]

Köleliğe karşı olan Vitori, savaş hukuku çerçevesinde yerli nüfusun köleleştirilmesine de onay çıkarır. Tüm yaşanan vahşetlere rağmen Avrupalıyı medeni olarak tanımlayan Vitoria, tabi hukukla uygun olmayan yerlilerin eylemlerinin durdurulması, yerlilerin faydasına olduğunu söyler. Çünkü bu cahil ve ürkek çocukları kendilerine zarar verecek eylemlerden korumak gerekmektedir. Böylelikle Vitoria yerlilerin elindeki egemenlik hakkını da onlardan alır. Çünkü yerliler egemenliği kendilerine karşı kötüye kullanmışlardır. Sonuç olarak yönetme kabiliyetinden yoksun olan yerlilerin egemenlik hakları onlardan alınıp Beyaz Avrupalıya verilir. 

Sepúlveda’ya Karşı Las Casas

Juan Ginés de Sepúlveda, Bartolomé de Las Casas’la birlikte dönemin diğer kanonik figürlerin başında gelmektedir. Bir hümanist hukukçu olan Sepúlveda, Vitoria’nın yerli kategorisini yadsır ve yerlilerin doğal köle olduğu tezini savunur. Sepulveda Amerikalı yerlilerin işçilik gibi eylemleri gerçekleştirebildiğini, ancak bu eylemlerin hayvansal içgüdülerle taklit edilemeyecek işler olduğundan, yerlilerin rasyonel akla sahip olduğu anlamına gelmediğini söylemektedir. Bu yüzden Sepúlveda, yerlilerin “barbar” ve “köle ruhlu” olduklarının altını sürekli çizerek, “mekanik becerileri dışında hiçbir şey öğrenme kapasitesine sahip olmayan bu hayvani canlılar” medeni Avrupalılar tarafından “ıslah” edilmesi gerektiği önermesinde bulunur.[18] Kısaca Sepúlveda’ya göre, “uygar toplumlar”, “uygar olmayan” bu barbarlara karşı evrensel değerler korunmalı ve bu bölgelere evrensel değerler yayılmalıdır.  Böylelikle Amerika’ya gelen yabancılar için çalışan yerliler kendilerine de hizmet edeceklerdir. Çünkü uygarlık herkes için en iyi olanı sağlayacaktır düşüncesindedir. 

Sepúlveda’nın yerlilerin doğal köle/doğal barbarlar olduğu argümanına karşı kafa tutan ve onu çürüten kişi Las Casas’dır. Las Casas, bu insanların hayvani yetilere sahip barbarlar olduğu savına karşı çıkarak, barbarlık edinimlerin her toplumlarda görülebileceğini söylemiştir.  Sepúlveda, barbarlığın en büyük göstergesini zalimane edinimler olarak aktarırken, Las Casas bu tür edinimlerin dünyanın her yerinde görülebileceğini göstermiştir. Dahası Sepúlveda’nın sözünü ettiği barbarlık durumları tüm yerlilerin sergilediği davranışlar değildi. Çok az azınlık grupları tarafından sergileniyordu. Bu noktada Las Casas, azınlığın sergilediği bir eylemin tüm topluma genelleyemeyeceğini belirtmiştir. Ancak Las Casas yaşadığı zaman ve mekânsal koşullara karşı önemli bir çıkış yapmış olsa da sömürgeciliğe karşıt bir duruş sergilemekte uzaktır. Temel argümanı “asgari zarar ilkesi” gereğince müdahalenin, yayılmanın ve sömürgeciliğin olması gerektiğidir. Yani sömürgeciliğin ve yayılmacılığın özüne ilişkin bir eleştiri getirmemiştir. Yayılmanın meşruluğunu ve devamlılığını sağlayacak bir çözüm sunmuştur. Ona göre tam yerliler mızraklarla değil, Tanrının sözü, Hristiyan’ca bir yaşam ve aklın hareketiyle gelişimlerini tamamlayabilirlerdi. “Dinimiz şiddetle değil”, “uyasllıkla, merhametle, evliyaca bir yaşam tarzıyla ve tanrının sözüyle”[19] yerlileri iman etmeye teşvik etmelidir der. 

Bitirirken

Birinci Dünya Savaşı sonrası ortamında sömürgedeki bölgelerin yönetimi “manda rejimi”yle çözüldü. İkinci Dünya Savaşı sonrası ortamında ise manda sistemi yerini Vesayet Konseyine bıraktı. Her iki sistemin temel karakteristik özelliği “bağımsız olmaya hazır olmayan” yerlerin sevk ve idaresinin sömürgecisine verilmesidir. MC Misakının 22. maddesi ve BM Antlaşmasının 76. maddesi sömürülenin kendini yönetememesinden dolayı sömürgecinin bu bölgelerdeki varlığını meşrulaştırıp sürdürmüştür. Sömürge pratiğinin kökeniyle benzer olan ve benzer amaca hizmet eden bu mesele sömürgeciliği “hukuksallaştırma” meselesidir. Batı dünyası yabancılarla tanıştığından beri kendini onlardan daha üstün konumda olduğunu kabul etmiş/ettirmiş ve tüm eylemselliğini bu noktada geliştirmiştir. Yukarda da gördüğümüz gibi bu eylemsellik benimsenirken insan hakları, uluslararası hukuk ve uluslarüstü ortak yarar ilkeleri bir araç olarak benimsenmiştir. Hem sömürgeciliğin ilk başlangıcında hem vesayet sistemine uzanan tarihsellik boyunca, yerlilerin kendilerini yönetmekte aciz oldukları ve bu toprakların insanlık yararına (uluslarüstü ortak yarar) işi bilenlerce yürütülmesi salık verilmiştir. Her iki antlaşmada da bu toprakların uluslararası sistemi istikrarsızlaştıracak unsurlar olarak kodlanması uluslarüstü ortak yarar çerçevesinde sömürgeciliği haklı göstermeye çalışılmaktadır. Sömürgecinin bu topraktaki varlığının olumsuzlanmayıp bu toprakların istikrar bozucu unsurlar olarak kodlanması beyazın varlığını bu topraklarda meşrulaştırmakla kalmaz eylemselliğin nedenini de kendine ve dünyaya açıklamaktadır. Hem bu yayılmayı gerçekleştirip hem de nemalanan Beyaz Avrupalıların en büyük argümanları bu eylemselliğin insanlık için daha fazla fayda sağlamak olduğu şeklinde savunmuşlardır. Bunu yaparken, sadece insanlık adına faydacı bir eylem olduğu düşüncesinden kalmayıp, doğa yasa içinde tanımlamaları sömürgeciliğin kaçınılmaz olarak yaşanacağını iddia etmektirler. 

Sömürgeciliğin kolonyal kökenlerine bakıldığında manda ve vesayet sisteminin fikirsel altyapısının tarihsel kökenleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Ortadaki benzerlik tesadüf olmayıp sömürgeci mantığın devamlılığının esasıdır. Bugün geriye dönüp bakıldığında yaşanan gelişmelerin fikirsel altyapısının tarihsel kökenleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Kapitalist hegemonyanın temellerini atılması, asimetrik güç ilişkisiyle kurulmuştur. Ancak varlığını sürdürmesi ve kendini yeniden üretmesi düşünsel dünyasını kurmasıyla gerçekleşmiştir. Bu noktada düşüncenin eylemden sonra geldiği, eylemi doğrulamaya/haklılaştırmaya/meşrulaştırmaya çalıştığı bir hakikattir. Dönemin kanonik figürlerinin sergiledikleri pratikte budur. Avrupalının beyaz düşünürleri kapitalist hegemonyanın, ister farkında olsun ya da olmasın, karşı karşıya kaldığı sorunları ince ayrımlarla çözmeye çalışmıştır. Dönemin İspanyol bilginlerinin çözmeye çalıştığı bu sorun İspanya’nın hangi hakla Amerika’da bulunduğudur. Sorunu ela alan her iki kampta, her ne kadar iki ciddi rakip güç olsalar da İspanyolların bu topraklardaki varlığını meşrulaştırmışlardır. İlk grup yerlilerin doğal köle olduğu düşüncesiyle meşruluk sağlarken, İspanyol entelektüellerin en iyileri olan, uluslararası hukukun ve insan haklarının koruyucuları olarak kabul edilen Francisco de Vittoria ve Las Casas “insancıl bir çözüm” sunmuşlardır. Bu çözüm manda ve vesayet sisteminin tarihselliğidir.  

Kaynakça


[1] MC’de tanımı, MC Misakı madde 22.

[2] Erdem denk, Birleşmiş Miletler Sistemi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2015, s. 114.

[3] Cemal Bali Akal, Modern Düşüncenin Doğuşu İspanyol Altın Çağı, Dost Yayınları, Ankara, 2013, s. 42. 

[4] Edward Sait, Culture and Imperialism, First Vintage Book Edition, New York, June 1994, s. 8.

[5] Akal, 2013, s. 152.

[6] Peter Bakewell, A History of Latin America, Blackwell Publishers Inc., Malden, 1998, s.79.

[7] Alexandre Kojeve, Hegel Felsefesine Giriş, Çev. Selahattin Hilav, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020, s. 75. 

[8] Kojeve, 2020, s. 75.

[9] Marc Fero, Sömürgecilik Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 11-19.

[10] Bakewll, 1998, s. 142.

[11] Francisco De Vitoria, Dersler, Dost Yayınları, Ankara, 2017, s. 57.

[12] Vitoria, 2017, s. 45.

[13] Bakewell, 1998, s. 143.

[14] Denk, 2015, s.112.

[15] Vitoria, 2017, s. 117-120.

[16] Modern düşünceni doğuşu s.60

[17] Vitoria, 2017, s. 120-121.

[18] Immanuel Wallerstain, Avrupa Evrenselciliği, Çev. Sinan Önal, Aram Yayıncılık, 2007, s. 15-17.

[19] Wallaerstain, 2007, s. 18. 

Kategoriler
Kategori yok
← Ana sayfaya dön