Sosyal Haklar İçin, Sosyal Haklara Rağmen
Yazı

Sosyal Haklar İçin, Sosyal Haklara Rağmen

25 Nisan 2026
Yazan: Kadircan Berkay Çakıralp

Egemenlik ve Sosyal Refah

Mayıs 1, emeğin ve dayanışmanın kutlandığı bir gün. Bunun yanı sıra, modern devletin hak ve özgürlükleri koruma iddiası ile egemenlik pratikleri arasındaki gerilimi sorgulamak için de önemli bir durak. Günümüzde sosyal hakların en hafif tabirle tırpanlandığı neo-liberal çağda, “sosyal devlet” kavramı sıklıkla nostaljik bir refah aracı olarak yüceltilmekte. Ancak, tarih bu kavramın refah artırıcı işlevinin yanında, hatta belki ondan da fazla, bir refah denetimi aracı olduğunu göstermekte. Sosyal haklar yoksulluğu yönetmek, işçi sınıfını disipline etmek ve egemen kapitalist sistemi güvence altına almak için kurgulanmış bir sosyal denetim mekanizmasıdır aslında.

Kapital Doğum Sancıları: İngiliz Yoksulluk Yasaları

Denetim ilişkisi en açık hallerinden birini kapitalizmin doğuş sürecinde gösterir. Kapitalizm, kendi doğum sancılarını üretim araçlarından ve topraklarından kopararak metalaştırıldığı bir yoksul kesime çektirmiştir. İngiltere’deki çitleme hareketi ile topraklarından sürülen yığınlar mülksüzleşirken, bu yeni düzenin kurumsal denetim aracı İngiliz Yoksulluk Yasaları olmuştur. Serbest piyasa aklına uygun olarak 1834 tarihli Yoksulluk Yasası Reformu, yardımı bir “hak” olmaktan çıkarmış ve yoksulları adına “Çalışma Evleri” (workhouse) denilen, fakat aslında “Çalıştırma Evleri” olan mekânlara mahkûm etmiştir. Böylece güvencesiz işlerde çalışmak, sosyal yardım almanın bir koşulu haline gelmiştir.[1]

Bu kurumlardaki yaşam, dışarıdaki en düşük ücretli işçinin koşullarından bile daha kötüdür.[2] Bu durum, yoksulların acımasız piyasada boğaz tokluğuna çalışmaya mecbur bırakılmasına yarar. Polanyi’nin ifadesiyle “Artık, kendi rızasıyla, bilinçli olarak dehşet verici bir duruma getirilmiş bir barınağa sığınmayı seçecek kadar muhtaç olup olmadığına karar verme hakkı başvuruyu yapana bırakılmıştı.”[3] Böylece erken dönem sosyal yardım pratiklerinin hedefinin yoksulluğu bitirmek değil, tahakküm ilişkilerini yeniden üreterek kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ucuz ve uysal işgücü ordusunu yaratmak olduğu görülür. İnsanlar, yoksulluk yasaları aracılığıyla piyasanın var olmayan insafına terk edilmiş ve emek gücünün metalaşma süreci hukuki bir şiddetle, üstelik tekelci bir meşru şiddetle, güvence altına alınmıştır.

Zapt Etme Politikası Olarak Refah Devleti

Hakların deklare edilişi, onlara atfedilen değer ve fiilî muhteva arasında her zaman bir gerilim olmuştur. Hikâyesi böyle iken 20. yüzyılın refah devletinde (welfare) sunulan sosyal haklar da yalnızca insani değerlerin bir tecellisi değildir elbet. Sosyal devletin kendini en üst düzeyde gösterdiği anlar ancak Kızıl devrim tehlikesini savuşturma ve işçi sınıfının siyasal öfkesini piyasayla uyumlu bir biçimde soğurma zorunluluğundan kaynaklanır. İktidarlar, toplumsal ayaklanmaların yoğunlaştığı veya tehdit oluşturduğu uğraklarda refah programlarını yoğunlaştırarak kitleleri sistemin sınırları içerisine çekmeyi hedeflemişlerdir. Sosyal haklar, emek gücünün meta niteliğini sınırlı bir ölçüde askıya alsa da nihayetinde kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesini güvence altına alan bir zapt etme stratejisi olarak işlev görmüştür. Dolayısıyla artık işçilerin zincirleri de birer meta olduğu gibi, zincirlerinden başka da kaybedecek çok metaları vardır.

Neoliberalizm: Refah Devletinden Çalıştırmacı Devlete Geçiş

Günümüzde devrim tehlikesinin zayıflamasıyla birlikte sosyal haklar, egemen sınıf adına maliyetli bir yük olarak kodlanmıştır.[4] Bu bağlamda çağdaş sosyal politika, bir refah rejimi olmaktan çıkmış; yerini yardımların doğrudan güvencesiz ve esnek çalışmaya bağlandığı “çalıştırmacı devlet” (workfare) modeline bırakmıştır.[5] Çalıştırmacı devlet, sosyal yardımı bir hak olmaktan çıkarıp, yardımdan faydalanabilmek için bireyleri güvencesiz işlerde çalışmaya zorlayan baskıcı bir mekanizmanın en çıplak halidir. Bu 1834 tarihli İngiliz Yoksul Yasalarının “çalışma evleri” mantığının 21. yüzyıldaki izdüşümüdür.[6]

Refah devletinden çalıştırmacı devlete geçiş süreci, Amerika Birleşik Devletleri’nde Clinton ve Reagan dönemlerinde ayyuka çıkmış ve tüm dünyaya yayılmıştır.[7] Bu yeni rejimde, devletin öncelikli amacı işsizleri piyasanın yıkıcı etkilerinden korumak değil; fakat yeni ihtiyaçlar doğrultusunda onları esnek, güvencesiz ve kuralsızlaştırılmış işgücü piyasasına dahil etmektir.

Çalıştırmacı devlet mantığının en önemli sonuçlarından biri, yoksulluğu sistemin yapısal bir sorunu olarak değil, bireyin kendi “başarısızlığı” ve “sorumsuzluğu” olarak etiketlemesidir. Hakların yerini bireysel ödev ve sorumlulukların aldığı bu düzende, devletten yardım talep eden bireyler; esnek ekonominin düşük ücretli, sendikasız ve geçici işlerinde çalışmaya zorlanarak emeğin yeniden metalaşmasını güvence altına alınır. Böylece devlet, kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri gidermek yerine, bireyleri bu eşitsiz piyasa koşullarına itaat etmeye zorlayan bir disiplin aygıtına dönüşmektedir. Bireysel sorumluluk halinin finans kaynağı da borçlandırmadır. Refah devletinin çöküşü ve ücretlerin asgari geçim seviyesinin de altına inmesi koşullarında bugün bireyler temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için katı sözleşmelere ve faiz kıskacına, yani “borçlu özne” (borçlandırılmış insan) konumuna mecbur bırakılmaktadır.[8] Çalıştırmacı devletin de varılan son rejim olmadığı hatırlanmalıdır. Bugün ekonomik ve siyasi iktidar ilişkisi bu rejimin saf halinin gösterdiğinden çok daha karmaşıktır.

Sonuç: Sahte Dikotomiden Özgürlük

Mayıs 1, yoksulluğun ve eşitsizliğin salt ekonomik bir durum olmadığını; meselenin güçlü bir insan hakları ve adalet veçhesi olduğunu hatırlatır. Sosyal devletin sunduğu refah, çoğu zaman kapitalizmin yıkıcı etkilerini onararak sistemi ayakta tutmayı ve hak arayışlarını ehlileştirmeyi amaçlamıştır. Bugün bu örtü kalkmış ve çalıştırmacı rejimle birlikte devlet, en muhtaç kesimleri güvencesiz piyasa koşullarında çalışmaya icbar eden çıplak bir zor aygıtı olarak karşımıza çıkmıştır. Bu aygıt, örneğin Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) üzerinden çocukları dahi ucuz emek gücüne dönüştürmekte ya da liberal düzenin sağladığı asgari hakları dahi yok sayarak Mayıs 1’de Taksim Meydanı’nı kapatmaktadır. Şirketlerin egemenliğinden konuşuyorken bu gerçeği ısrarla hatırlamak ve hatırlatmak gerek. Bu çetin koşullar, hukukçuları sosyal devlete ne olursa olsun sahip çıkmak ile ona eleştirel bakıp kazanılmış haklar bariyerinin gerisine düşmek gibi sahte bir dikotomiye itmemelidir. Mayıs 1 bizimdir, kıymetlidir. Fakat nostaljik bir hülya olmaktan da ötedir, siyasi iktidar destekli cebri bir emek örgütünün içinde kendisine eleştirilerek sahip çıkılması gereken bir mefhumdur. Yazının göstermeye çalıştığı bu ikilem emeğin, yaşamın ve dayanışmanın piyasa mantığından özgürleştiği güne değin bizimle olacaktır.


[1] Yasemin Özdek, Şirket Egemenliği Çağı: Sosyal Devletten Ceza Devletine, 1. Baskı (NotaBene Yayınları, 2011), 58-61.

[2] Örnek mahiyetinde bkz. Karl Marx, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi 1. Cilt, Birinci Basım, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan (Yordam Kitap, 2011), n. 243.

[3] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, 9. Baskı, çev. Ayşe Buğra (İletişim Yayınları, 2010), 156.

[4] Özdek, Şirket Egemenliği Çağı: Sosyal Devletten Ceza Devletine, 88.

[5] Onur Kovancı, “Hayır Anlayışından Sosyal Devlete: İngiliz Yoksul Yasaları”, Mülkiye Dergisi 27, sy. 239 (2003): 276. “Workfare” terimi, refah için çalışma anlamına gelen “work for wel-fare” ifadesinin kısaltmasıdır. Bkz. Patricia M. Evans, “From Workfare to the Social Contract: Implications for Canada of Recent US Welfare Reforms”, Canadian Public Policy / Analyse de Politiques 19, sy. 1 (1993): 56.

[6] Özdek, Şirket Egemenliği Çağı: Sosyal Devletten Ceza Devletine, 59.

[7] Özdek, Şirket Egemenliği Çağı: Sosyal Devletten Ceza Devletine, 59.

[8] Bkz. Maurizio Lazzarato, Borçlandırılmış İnsanın İmali: Neoliberal Durum Üzerine Deneme, 2. Baskı, çev. Murat Erşen (Açılım Kitap, 2015).

Kategoriler
Kategori yok
← Ana sayfaya dön