Tecridin Mekânlaşması: Kuyu Tipi Hapishaneler ve Mekânın Üretimi Üzerine Bir İnceleme
Şeylerin görünüş biçimleri ile özleri dolaysız olarak çakışsaydı
bilim tümüyle gereksizleşirdi.
(Marx, 2021: 804).
Giriş
Türkiye’de hapishanelerin mimarisi, 12 Eylül’ün ardından koğuş sisteminden hücre sistemine tarihsel bir izlekle ve istikrarlı bir çizgide ilerlemiştir. E Tipi Hapishanelerden H Tipine, oradan F Tipi Hapishanelere uzanan bu izlek, 2021 yılı itibariyle S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli Cezaevi (YGC) olarak adlandırılan, tutsakların kendi deneyimlerini ifade etmek üzere kuyu tipi olarak tarif ettiği yeni hapishane modelleriyle derinleşmiştir. Bu çalışma, kuyu tipi hapishaneleri, yalnızca güvenlik uygulaması ve infaz politikaları bağlamında değil, üretim biçimi, mülkiyet ilişkileri, toplumsal formasyon ve iktidar mefhumlarıyla üretilen bir mekân olarak incelemeyi amaçlamaktadır.
Bu amaç doğrultusunda çalışmada kuyu tipi hapishanelerin hukuki-teknik bir tasarım olarak nasıl üretildiği, mahpusların gündelik hayat pratikleri ve bu işleyişlerin tutsakların bedenlerine, algılarına ve sağlıklarına nasıl yansıdığı incelenmektedir. Çalışmanın temelini oluşturan Henri Lefebvre’nin mekân kuramı, söz konusu kapatılma mekânlarını tek bir düzlemde değil, kurama ait üçlü şemayla ve bu şemaların üretimi üzerinden diyalektik bir okumaya imkân tanımaktadır. Lefebre’nin mekân kuramının hâlihazırda içinde bulunulan üretim biçimiyle, üretim ilişkileriyle, mülkiyetle ve toplumsal formasyonla olan bağıntılarına çalışma boyunca sadık kalınmıştır. Lefebvre’nin mekân kuramı, gelişigüzel bir eklektik hamle olarak değil, birbirini tamamlayıcı bir strateji izlenerek Michel Foucault’nun kavramlarıyla derinleştirilmiştir.
Bu entelektüel imkân, bir mekân olarak kuyu tipi hapishanelerin nasıl üretildiğini ve hangi toplumsal biçimlerin ve ilişkilerin mekâna dönüştüğünü gösterirken, üretilmiş bu mekânların denetim ve gözetim tekniklerini ve mahpusların bedenlerine yansımalarını da görünür kılmaktadır. Bu iki kuramsal hattın kesişiminde, kuyu tipi hapishanelerin klasik kapatılma pratiklerinin, disiplinin ve gözetimin ötesine geçerek izolasyon, tecrit ve şiddetle işlediği vurgulanmaktadır.
Mekân Üzerine Kavramsal Bir İnceleme
Mekân kavramı sözlükte yer, yurt, ev, toprak, uzay ve uzam gibi anlamları ifade etmektedir. Bu anlamlarıyla mekân, içerisinde bulunan, yaşayan canlılara hareket imkânı ve kısıtı veren, bu temelde de içerisinde yaşayan bireyi ve toplumu etkileyen, belirleyen, değiştiren ve dönüştüren niteliklere sahiptir (Ağarı, 2026: 3). Söz konusu nitelikler mekân üzerine oldukça hacimli çalışma ve düşünme eylemlerini beraberinde getirmektedir. Böylece mikro ölçekli (ev içi oda kullanımı) ve makro ölçekli (kent, coğrafya) oldukça geniş bir perspektifte ve çeşitli araştırma yöntemleri, paradigma ve araştırma sorularıyla çalışılma imkânı sunmaktadır. Bu bağlamda mekân, üretim biçimi, üretim ilişkileri, yeniden üretim, sermaye birikimi, devlet, iktidar ve ideoloji gibi türlü başlıklar altında incelenebilmektedir.
Mekânın üretim biçimi ve ilişkileriyle olan bağıntısının izleği birçok isimle birlikte başat olarak Marx, Engels ve Lefebvre’de sürülebilmektedir. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde kenti iş bölümü üzerinde temellenen ve var olan sınıfların ayrımının temeli olarak nüfusun, üretim araçlarının, sermayenin, zevklerin ve ihtiyaçların toplandığı bir merkez olarak tarif etmektedirler (Marx ve Engels, 2023: 56). Benzer şekilde Grundrisse 1’de üretim ve mülkiyet biçimlerinin mekânla olan ilişkisi üzerinde durulmaktadır; “ Klasik Antikite’nin tarihi, kentlerin tarihidir, ama toprak sahipliğine ve tarıma dayanan kentlerin; Asyatik tarih, kent ve kırın bir tür farklılaşmamış birliğidir (tam anlamıyla büyük kent, yalnızca gerçek ekonomik yapının üzerine oturtulmuş bir hükümdarlık karargâhı olarak görülmelidir). Orta çağ (Cermenik dönem), tarihin mekânı olarak kır ile başlar ve daha da gelişmesi kent ile kırın karşıtlığından geçer; modern [çağ], kırın kentleşmesidir, eski çağda olduğu gibi kentin kırlaşması değil” (Marx, 2013: 346).
Lefebvre, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin mekân üretiminde etkili/etken olduğunu ve üretim biçiminin mekânı tamamen değiştirebileceğini söylemektedir. Buna göre her üretim biçimi, kendi mekânını üretmektedir (Bulhaz ve Gökmen, 2021: 3-4). Dolayısıyla mekân üretilen, inşa edilen, kurulan bir toplumsal üründür. Mekânın tarifinin tam olarak bu haliyle üretim biçiminden, mülkiyet ilişkilerinden, devletten ve ideolojiden sıyrılmış, ayrı bir yerde konumlanan nötr bir nesne olarak değil, tüm bunlarla ilişkili ve içkin olarak yapılması gerekmektedir (Kardeş, 2019: 3-4). Bu bağıntı, gündelik hayat pratiklerine de yansımaktadır. Gündelik hayatın ve toplumun gündelik akışı, bu akışın niteliği ve yönü, kent mimarisinin ve kentsel mekânların mimarisi, dizaynı ve niteliği ve aynı zamanda kimler tarafından ne şekilde kullanıldığı bu bağıntı ve yansımanın gösterenleri olarak işlemektedir. Söz konusu bu sorular binlerce kez genişletilip ölçeklendirilebilme imkânını içinde barındırmaktadır. Mekân, tüm bu özellikleri, niteliği ve yönleri ile birlikte üretim biçimini, mülkiyet ilişkilerini, toplumsal formasyonu ve iktidarı pekiştirme, meşrulaştırma, yayma ve yeniden üretme işlevi görmektedir. Her gün görülen, karşılaşılan ve maruz kalınan kentsel mekânların ve kamusal alanların yapısı, niteliği, mimarisi, düzenlenme biçimleri ve isimleri üzerinden, mekânın bir ideolojik aygıt olarak işlediği görülmektedir (Çavuşoğlu, 2016: 55, 181-182). Bu mekânlar aynı zamanda sınıflarca farklı deneyimlenerek veya deneyimlenemeyerek mevcut toplumsal formasyonu, dolayısıyla sınıflı toplumun varlığını yeniden üretmektedir. Pek tabii rıza üreterek (Erdoğan, 2016: 53). Tüm bu çerçeveler mekânın bir üst yapı unsuru olduğunu gösteriyormuş gibi olsa da Lefebvre’nin Mekânın Üretimi eserinde öne çıkan en önemli unsurlardan birisi bu görünümün tam tersi olarak mekânın üst yapı gibi değil, onun koşulu ve sonucu olarak üretildiğidir (Lefebvre, 2020: 110).
Mekânın Üretimi
Lefebvre’nin teorisinin temeli kapitalist formasyonların (üretim biçimi, üretim ve mülkiyet ilişkileri vd.) mekâna yansımaları ve etki analizinden oluşmaktadır. Meta, artı değer, emek, işgücü, mülkiyet ve toplumsal ilişkiler üretilirken, kapitalizm mekânı da üretmekte ve dönüştürmektedir. Lefebvre’nin üretim biçiminden ve ilişkilerinden bağımsız olarak anlaşılamaz ve tarif edilemez olarak incelediği mekân, fiziksel, zihinsel ve deneyimsel boyutlara içkin olarak siyasal ve eleştirel bir nitelik kazanmıştır. Lefebvre, mekâna dair bu nitelik sayesinde, literatürde bulunan önceki mekân tanımlarına ve tartışmalarına da müdahil olmuş, cevap vermiş ve yeni bir ufkun açılmasına vesile olmuştur (Demirbaş, 2026: 6-7).
Lefebvre’ye göre mekân, geleneksel anlamıyla bakıldığında matematik, geometri ve teoremlerden ibarettir; yani bir soyutlamadan, içeriksiz bir içerikten farklı ve başka anlamlara gelmiyordu. Mekân bölünerek, basit ve başarısızca parçalara ayrılıyordu. Mekân, Öklidçi - Kartezyen (Descartes) - Newtoncu gibi, ilgisiz kalınan ama mutlak, optik-geometrik boş bir gösteren/çevre olarak tanımlanmaktaydı (Lefebvre, 2020: 21). Descartes, Kartezyen Mekân tarifinde açıkça res cogitans (düşünen şey) – res extensa (yayılımı olan şey) ayrımı yapmaktadır. Buna göre Descartes, mekânı yayılım olarak tasarlanmış, sınırlar, çizgiler ve koordinatlar bütünü olarak tarif etmiştir. Devamında Kant, Kartezyen düşüncenin tamamlayıcısı olmuş, Aristoteles’ten devraldığı mirasla mekânı deneyim ve dış dünyaya ilişkin bilginin ön koşulu olarak tanımlamıştır. Fakat yapılan bu tarif, mekânı ve zamanı, ussal ve usa ait olmayan ve aynı zamanda duyularla algılanamayan, a priori olarak açıklamaktadır (Kurtar, 2013: 2-3).
Tüm bu birikim ve tartışmaların devamıyla mekân, Lefebvre tarafından bir töz, içi boş bir gösteren, kap veya form değil, fiziksel, zihinsel ve deneyimsel pratiklerin diyalektik bir ilişkiyle toplumsal olarak üretildiği bir olgu olarak tarif edilmektedir. Söz konusu toplumsal üretimin nasıl gerçekleştiğinin analizini mümkün kılan formül ise mekânsal üçlü kuramıdır (Demirbaş, 2026: 6). Bahsi geçen mekânın diyalektik üç momentine göre mekân, sırasıyla mekânsal pratik(algılanan), mekân temsilleri (tasarlanan) ve temsil mekânları (yaşanan) olarak ayrılmıştır. Öncelikle, mekânsal pratik, toplumsal olarak gündelik hayatta herkesçe deneyimlenen, somut olarak yaşanan ve algılanan, yaşamın aktığı boyutu ifade etmektedir. Burada gündelik rutinler, çalışma ve dinlenme alanları, ulaşım ağları, yürünen caddeler ve sokaklar, karşılaşılan binalar, anıtlar, yapılar ve fiziksel olarak kullanılan çevre ifade edilmektedir (Lefebvre, 2020: 67-68). Mekân temsilleri, mekânın soyutlandığı, haritalandığı ve kurgulandığı egemen boyut olarak şehir planlamacıların, parçalayan ve düzenleyen teknokratların, yaşanan ve algılananla tasarlananı özdeşleştiren kimi sanatçıların mekânı olarak, bir toplumun ve üretim biçiminin içindeki egemen mekânı ifade etmektedir (Lefebvre, 2020: 68). Bu bağlamıyla mekân temsilleri, üretim biçiminin ve iktidarın mekânsal aracı olarak denetlemek ve düzenlemek üzere çalışmakta, planlarla ve hesaplamalarla işlemektedir. Temsil mekânları ise, imgelerle ve simgelerle birlikte eylemler ve duygular aracılığıyla yaşanan yani oturanların ve kullananların mekânını ifade etmektedir. Tarif edenlerin ya da sadece tarif ettiğine inananların anlamlar yüklediği, değiştirmek ve sahiplenmek istediği temsil mekânları, gündelik hayatın kılcal damarlarını ve dövüşenlerin direnç alanlarını oluşturmaktadır (Lefebvre, 2020: 68).
Bu üç momentin mekân üretimine, niteliklerine, özelliklerine ve üretim biçimlerine göre farklı şekilde işlediği varsayılabilir. Fakat bu üçlünün arasındaki ilişkiler basit ya da istikrarlı değildir. Bu üçlüyü ortaya çıkaran şey; hata payına sahip olmakla beraber analizdir. Dolayısıyla mekânın ve mekân üretiminin analizi için üretici güçler ve üretim ilişkilerinin belirlenmesi gerekmektedir (Lefebvre, 2020: 75). Mekâna dair tüm bu çıktılar ve analizler, mekânın herhangi bir ürün/meta gibi üretilemeyeceğini göstermektedir. Fakat yukarıda ifade edildiği gibi bir üst yapı olarak da üretilmemektedir. Devlet ve onu oluşturan kurumlar, mülkiyet ilişkilerine içkin ve üretici güçlere bağlı bir mekân varsaymakta ve kendi ihtiyaçlarına göre düzenlemektedir. Kullanılan ve tüketilen mekân, söz konusu içkinlik ve bağlılıkla birlikte üretim aracı olarak mübadeleyi, enerji ve hammadde akışını belirlerken, aynı şekilde belirlenmektedir de. Buradan hareketle mekân, ne üretim biçimi, teknik bilgi, toplumsal işbölümü, devletten ne de üstyapıdan ayrılabilir niteliktedir (Lefebvre, 2020: 110-111).
Son kertede diyalektik bir mekân analizi, tarihsel zamanda devletin, egemenlik kurmak ve yayılmak amacıyla mekân ürettiğini ve onu kullandığını ortaya koymaktadır. Tarih, insanın arketipini bireyin içinde değil, devletin egemenliğindeki kurum, grup ve sistemlerin bağdaşık bütünü içinde gerçekleşmektedir. Hegel’e göre mekân tarihsel zamanı sonlandırmaktadır. Böylece devlet, mekânın efendisi olmakta, rasyoneli ve gerçeği gerçekleştirmektedir. Bu bağlamda mekân egemenlik anlamını ifade etmektedir. Üzerinde şiddet uygulanır, dolayısıyla şiddet tarafından oluşturulmuş ve yerleştirilmiştir. Keza devlet iktidarı bu şiddetle varlığını sürdürmektedir. Bu sebeple her devlet, tamamlanmanın ve gelişmenin mekânını üretme iddiası taşımaktadır. Devletin eylemi, sınıflar arasındaki güç ilişkisini kurumlaştırmaktadır. Öyle ki burjuvazinin çıkarları, genel çıkar olarak görünerek kendini dayatma imkânı bulur, merkezi iktidar diğer tüm iktidarların üzerinde yükselerek onları ortadan kaldırır. Egemen millet, diğer milletleri ezer, devlet dini diğer dinleri yasaklar ve iktidardaki bir sınıf diğer sınıfa sınıfsal farklılıkları yok etme vaadinde bulunur. Hukuk ve adaletle eşitsizliğin üzerini örtmeyi hedefleyen devlet aklı, bunu yapabilmek için adaletsizliği örgütlemektedir. Bu niyetin sonucunda eşitsizlik daha az belirgin olmasa da dövüşülmesi daha güç olmaktadır. Velhasıl, devlet, bilgi ve tekniklerin katkısıyla toplumsal ve kültürel olanı ezerek, toplumların ve mekânların istikrarlı merkezi olarak kendini, dolayısıyla içinde bulunulan üretim biçimini, mülkiyet ilişkilerini ve toplumsal formasyonu da dayatmaktadır (Lefebvre, 2020: 51, 287, 288, 289, 322, 53). Lefebvre’nin mekân analizlerine ve mekân üretimine dair tüm bu çıktılar aşağıda kuyu tipi hapishanelerin mimarisini, uygulamalarını ve gündelik işleyişini incelemek ve değerlendirmek üzere kullanılacaktır.
Mekân ve İnfaz Rejimi: Kuyu Tipi Hapishaneler
Yeni tip hapishanelerin 12 Eylül askeri darbesinin ardından inşa edildiği bilinmektedir. Bekir Avcı’nın Sibel Bekiroğlu ile yapmış olduğu röportajda Bekiroğlu, sosyalist hareketin görünür hale gelmesiyle birlikte, siyasal iktidarın hapishaneleri toplumsal muhalefete karşı bir araç haline getirdiğini vurgulamaktadır. Özellikle 1960-1980 arası dönemde siyasi mahpusların hapishanelerde dayanışma ve gündelik hayat pratikleri geliştirdiklerini ve bu pratiklerin devlet nezdinde güvenlik sorunu olarak algılandığını ifade etmektedir. Söz konusu bu algı, röportajda tecrit fikrinin hâsıl olmasında rol oynayan etmenlerden bir tanesi olarak tarif edilmektedir. Anlatılan bu yaklaşık 20 sene, mahpuslarla devletin birbirlerini izleyip birbirlerinden öğrendikleri yıllar olarak ilerlemektedir (Avcı, 2026).
12 Eylül askeri darbesi, diğer anlamlarıyla birlikte yeni tip hapishanelerin inşa edilmeye başlandığı bir dönemi de ifade etmektedir. Özellikle siyasi tutsakların yaşam alanlarını daraltmayı ve işgal etmeyi hedefleyen devlet, farklı tipteki hapishanelerle birlikte yaşanan koğuş sisteminden hücre sistemine geçişi hedefleyerek mahpusları fiziki ve psikolojik olarak yalnızlaştırmayı ve izole etmeyi hedeflemiştir. 12 Eylül’ün ardından bakıldığında görülen tarihsel izlek incelendiğinde 16-20 kişilik E Tipi, ardından 4-6 kişilik H Tipi ve 2000 yılında ise 1-3 kişilik tecrit tipi olarak ifade edilen F Tipi hapishanelerin inşa edildiği görülmektedir (Dem Parti, 2024: 2). Devlet kapatıp tutsak ederken, siyasi mahpuslar da direnme pratiklerini farklı biçimlerde ve yöntemlerle sürdürmektedir. Her yeni saldırı, kapatılma mekânlarını ve biçimlerini kurarken, tüm bunlara karşı mahpuslar, yeni direniş ve dayanışma pratiklerini geliştirmiştir. Başat bir örnek olarak F Tipi hapishanelere geçiş, F Tipi hapishanelere ve tecrite karşı 20 Ekim’den itibaren sürdürülen ölüm orucu eylemlerini sona erdirmek üzere 19-22 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen Hayata Dönüş Operasyonu’nun ardından gerçekleşmiş, 30’u tutuklu 32 kişi hayatını kaybederken yüzlerce insan sakat kalmıştır. Operasyonun ardından tutsaklar F Tipi hapishanelere gönderilmiştir (TTB, 2025).
Sonraki süreç F Tipi hapishanelerin ardından D, L ve T Tipi yine hücre ve oda tipi sistemdeki hapishanelerin takibiyle sürerken, tecrit koşulları derinleştirilmek üzere S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli Cezaevi (YGC) olarak adlandırılan ve tutsakların “kuyu tipi” olarak tarif ettiği hapishaneler açılmaya başlanmıştır. F Tipi hapishaneler, ilk andan itibaren kapatılması için mücadelenin konusu olmuşken hapishane mimarisinde ve kapatılma pratiklerinde aksi bir izlek gözlemlenmektedir. İlk örneği 2016 yılında Elazığ ve Van’da açılan kuyu tipi hapishaneler, 7 tanesi S Tipi, 12 tanesi Y Tipi ve 22 tanesi YGC olmak üzere toplamda 41 adet inşa edilmiştir (Demirel, 2025). Kuyu tipi hapishaneler, ağır tecrit koşullarına dayanan F Tipi hapishanelerden mimarisi, havalandırma şartları, insan teması ve memur görevlendirmeleri olarak farklılık göstermektedir. F Tipi hapishanelerde, mahpusların gün boyu kullanabildikleri havalandırma alanları bulunmaktadır ve iki mahpusa için bir memur ataması yapılmaktadır. Uzman raporlarına göre F Tipi hapishanelerin yapısı ve uygulamaları, mahpuslarda görme ve işitme duyularında azalma, tümör büyüme hızında artış, depresyon, anksiyete, uyku ve konsantrasyon bozuklukları, aşırı stres yükü gibi tıbbi sonuçlara neden olmaktadır (Korkut, 2006). Hapishane mimarisinin, yapısının ve tecrit ve izolasyon uygulamalarının daha da derinleştirildiği kuyu tipi hapishaneler, mahpusların gündelik yaşamlarına ve sağlıklarına daha ağır etkiler yaratmaktadır.
Söz konusu hapishanelerin tanımı ve bu hapishanelerde kalacak mahpuslar 5275 sayılı İnfaz Kanunu’nun 9. maddesinde belirtilen koşullara göre belirlenmektedir. Söz konusu kanun maddesinde bu hapishanelerin tanımı şöyle yapılmaktadır; “Yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, iç ve dış güvenlik görevlilerine sahip, firara karşı teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan, ancak mevzuatın belirttiği hâllerde aynı oda dışındaki hükümlüler arasında ve dış çevre ile temasların geçerli olduğu sıkı güvenlik rejimine tâbi hükümlülerin bir veya üç kişilik odalarda barındırıldıkları tesislerdir. Bu kurumlarda bireysel veya grup hâlinde iyileştirme yöntemleri uygulanır.” (MBS, 2004). Aynı maddenin devamında ise bu hapishanelerde kimlerin kalacağı tanımlanmaktadır.
“Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;
a) İnsanlığa karşı suçlardan (madde 77, 78),
b) Kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82),
c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188),
d) Devletin güvenliğine karşı suçlardan (madde 302, 303, 304, 307, 308),
e) Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlardan (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
Mahkûm olanların cezaları, bu kurumlarda infaz edilir.
(3) Eylem ve tutumları nedeniyle tehlikeli hâlde bulunan ve özel gözetim ve denetim altında bulundurulmaları gerekli olduğu saptananlar ile bulundukları kurumlarda düzen ve disiplini bozanlar veya iyileştirme tedbir, araç ve usûllerine ısrarla karşı koyanlar bu kurumlara gönderilirler.” (MBS, 2004).
Ağırlaştırılmış müebbet cezası almadığı halde idare ve gözlem kurulları tarafından “eylem ve tutumları nedeniyle” tehlikeli bulunan mahpusların söz konusu hapishanelere gönderilebilmesi bu hapishanelerin sürgün yerleri olarak da işlediğini gösterirken, bu kurumların mimari özellikleri ve işlevsel nitelikleri mahpusların yaşadığı ağır tecrit koşullarını gözler önüne sermektedir.
Kuyu Tipi Hapishanelerin Mimarisi, Uygulamalar ve Gündelik Hayat
S Tipi hapishaneler, F Tipi hapishanelere benzer şekilde zemin kat ve 1. kat olmak üzere 2 katlı bir yapıda 1 ve 3 kişilik hücrelerden/odalardan oluşmaktadır. 3 kişilik odalar biri 25 m2 olmak üzere iki kattan toplam 50 m2 ebadında 3 adet ranzadan oluşmaktadır (bazı S Tipi hapishanelerde ranzalar altlı üstlü çift kişilik olduğu için 6 kişi kalmaktadır). Alt kat ortak kullanım alanı olarak, televizyon, kişi sayısına göre sandalye, masa, mutfak tezgâhı ve küçük bir dolaptan oluşurken üst kat yatakhane olarak kullanılmaktadır. Bu katta her mahpus için demir malzemeden yapılan dolaplar bulunmaktadır. Koridordan odaya giriş kapısının üzerinde bir kamera ile ortak yaşam alanının tamamı ve banyo kapısı izlenmektedir. Aynı zamanda çatıya konulmuş kameralar hem havalandırmayı hem de yatakhanenin büyük bölümünü (en az 2 yatak) görmektedir. Tek kişilik hücreler ise iki katlı ve 50 m2 olarak tasarlanıp ikiye bölünmüştür. Alt ve üst kat iki farklı hücre olarak işlemektedir ve burada kalan mahpusların birbirleriyle bağlantısı kesilmiştir. Hücrelerde banyo ve tuvalet bulunmakta, mutfak ve yatak aynı odanın içerisinde yer almaktadır. Havalandırma 9x5 adım boyutundadır ve havalandırma duvarları 6-7 metre yüksekliğindedir. Tek kişilik hücrelerde kalan mahpuslar, ayrı ayrı ve birer saat havalandırmaya çıkmaktadır (İHD, 2025: 7).
Görsel 1: Tek Kişilik Hücre Mahpus Çizimi

Kaynak: (Kisadalga.net, 2025).
Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli hapishaneler ise 1 ve 3 kişilik hücrelerden oluşan 5 bloklu bir yapıya sahiptir. A-B-C-D ve E bloklarından oluşan bu yapılar ortada E bloğu ve iki yanında A-D, B-C bloklarının olacağı şekilde inşa edilmiştir. Ortada bulunan E bloğu 3 kişilik hücrelerden oluşmakta ve burada kalan mahpuslar işçi mahkûm olarak bir paket sigara karşılığında temizlik, mutfak, kantin gibi işlerde çalıştırılmaktadır. Yine bu blokta idare, avukat mahalli, revir, depo, havalandırma ve spor sahaları bulunmaktadır. E bloğun yanına inşa edilen diğer 4 bloğun tamamı tek kişilik hücrelerden oluşmaktadır. Bu bloklar (A-B-C-D), ayrı ayrı 5 koridordan oluşmaktadır. Her blok 3x6 olmak üzere 18 hücre 1 havalandırma şeklinde dizayn edilmiştir. Blokların her katının girişinde güvenlik kulübesi bulunmaktadır ve hücre kapıları bu kulübeden açılıp kapanmaktadır. Kulübeler bu işlevinden ötürü “Lokal Kapı Paneli (LKP)” olarak isimlendirilmişlerdir ve “Merkezi Kapı Paneli (MKP)” ile de izlenmektedir. Bu hapishanede mahpuslar sürekli izlenildiklerinden haberdardır. Hapishanede tüm iletişim megafondan gelen komutlarla ve butonlarla sağlanmaktadır.
Görsel 2: Kuyu Tipi Hapishanelerin Mimarisi, Mahpus Çizimi

Kaynak: (Söylemez, 2023)
Tek kişilik hücreler 12-13 m2 ve üç kişilik hücreler 20 m2 büyüklüğündedir. Hücreler apartman boşluğuna bakan, demir korkuluk ve eleğe benzeyen çelik ağlarla kapatılmış pencerelere sahiptir. Bu pencerelere “güneşlik” ismi verilmektedir. Gökyüzünü görmeyi engelleyen güneşlikler sebebiyle alt katlara 12 ay boyunca hiç güneş girmezken üst katlara 3-4 ay boyunca yalnızca 1-2 saat güneş girmektedir. Mahpuslar 1-2 saat aralığında havalandırmaya çıkarılmaktadır. Havalandırma 63 m2 boyutunda ve dört tarafı duvarlarla kapalı hücre şeklinde tasarlanmıştır (İHD, 2025: 4-5). Sözünü ettiğimiz kuyu tipi hapishanelerin mimarisi, uygulamaları ve gündelik hayat pratikleri mahpuslar üzerinde fiziksel, duygusal ve algısal tecriti/izolasyonu ifade etmektedir. Bu tecrit, mahpuslarda bazı psikiyatrik hastalıklara, görme ve işitme gibi duyusal azalmalara, yer, zaman ve mekân algısında bozukluklara, dikkat ve duygu durum bozukluklarına yol açabilmektedir. Bunun yanında ortalama 22,5 saatini dar, küçük, güneş ışığı almayan bir alanda geçiren mahpuslar, hareket kısıtları sebebiyle kas-iskelet hastalıkları, diyabet, hipertansiyon ve kanser gibi hastalıkların pençesinde yaşamak zorunda bırakılmaktadır (TİHV, 2025).
Kuyu Tipi Hapishanelerin Mekânsal Analizi
Kuyu tipi hapishanelere ilişkin yukarda aktarılan mimari, hukuki ve deneyimsel çıktılar, ayrı ayrı ve tek başlarına birer veri setini ifade ederken aynı zamanda Lefebvre’nin Mekân Üretimi’nde öne çıkan üçlü şemasıyla bir araya getirilerek de analiz yapmaya imkân sunmaktadır. David Harvey’in, Mekân Üretimi’nin 1991 İngilizce baskısı için yazdığı sonsözde belirttiği üzere Lefebvre bu kitapta yapısalcılığın, eleştirel teorinin, yapı sökümün, semiyotiğin, Foucault’nun beden ve iktidar analizinin ve Sartre’ın varoluşçuluğunun zımni ve üstü kapalı eleştirilerini yapmaktadır. Fakat bu eleştiriler, onları tamamen reddetmek üzerine değil, yeni ve yaratıcı yollarla söz konusu formüllerden kazanılacak anlama ve kavrama yetisi üzerine hemhal olma halini ifade etmektedir (Harvey, 1991). Yazının bu bölümünde Lefebvre’nin entelektüel mirasının sunduğu kavramlar ve imkânlar kullanılarak kuyu tipi hapishanelerin analizi derinleştirilecektir.
Kuyu tipi hapishaneler 5275 sayılı kanunun 9. maddesinde yapılan tanımla iç ve dış güvenlik görevlilerinin bulunduğu, teknik, mekanik, elektronik ve fiziki engellerle donatılmış tesisler olarak ifade edilmektedir. Kanun maddesinde yapılan bu tanım, kuyu tipi hapishanelerin planlanarak, hesaplanarak ve hukuk diliyle kanun koyucular tarafından üretildiğini ifade etmektedir —diğer her mekânın üretildiği gibi—. Bu çalışmaya konu olan husus, kuyu tipi hapishanelerin mekân üretimi kavramıyla analiz edilmesiyle birlikte, bu mekânların neden ve neye karşı üretildiği sorularının cevaplarıdır.
Foucault’ya göre mekân ve beden arasındaki tarihsel ilişki, ıslah ve sınır belirleme biçiminde işlemektedir. Kapatılma pratiği, bedenin disipline edilmesi, yerleştirilmesi, düzenlenmesi ve yeniden üretilmesi üzerine kuruludur. Bu bağlamda Foucault, geleneksel anlamlarından farklı olarak disiplin mefhumunun toplumsal izleğini ve mekâna etkilerinin izini sürmektedir (Yıldırım, 2017: 152). Tarihsel mekân düşüncesi, iktidarın bireyde ve toplumda işlerken mekân mefhumunu nasıl kullandığı analizine imkân tanımakta ve bu bağlamda, kapatılma mekânlarında iktidarın mekânla ilişkini ortaya çıkarmaktadır. Buradan hareketle Foucault, bir mekân olarak hapishaneleri, modern toplumun disiplin tekniklerinin üretildiği bir alan olduğunu ve asıl işlevlerinin suçun yok edilmesi veya ıslah değil, suçu kurumsallaştırmak ve sorunsallaştırmak üzere suç ve suçlular üzerinden “iyi çocukları” bu normlara göre koşullandırmak olduğunu ifade etmektedir (Foucault, 2020: 17).
Deleuze’un dünyasız dünya olarak, bir ikamet bağı olmadan inşa edildiğini ifade ettiği hapishaneler —hastane ve diğer kapatılma mekânları da dâhil— iktidarın görünürlüğünün ve varlığının mimarisini ifade etmektedir. İktidar, taş duvarlara görme fonksiyonu yükleyerek kapatılanları “izlenme ve görülme” dikenleri üstünde tutmaktadır (Deleuze, 2019: 121). Foucault, bu anlatının eksiksiz biçimini Bentham’ın Panoptikon kavramında bulmuştur (Foucault, 2020: 18). Panoptikon, hücrelere bölünmüş, halka biçiminde tasarlanmış ve ortadaki kuleden sürekli gözetlenen bir işleyişe sahip olarak tarif edilmektedir. Kapatılan kişinin sürekli şekilde izlendiğini düşündüğü ve bu düşünce ile eylemlerinin engellendiği bir işleyiş söz konusudur. Foucault, bir mekân olarak Panoptikon’un yalnızca hapishane olarak tutsaklara karşı girişilen bir uygulama olmadığını, iş yerinde işçilere veya okulda öğrencilere de davranışlarını ve eylemlerini kontrol etme, belirleme ve engelleme amacıyla işlediğini vurgulamaktadır. Hapishaneleri özel kılan şey ise, mekândan temellenen disiplinin hapishanelerde her aşamada kesintisiz olarak sürdüğü ve uygulandığı mekânlar olmasıdır (Foucault, 2019: 295-296, 303). Foucault’nun Panoptikon üzerinden yaptığı mekân vurgusu, iktidarın bu mekânlar üzerinden üretildiği, düzenlendiği, hareket ettiği ve yayıldığıdır.
Foucault’nun mekân analizi Lefebvre’nin analizine güç katmaktadır. Kuyu tipi hapishanelerin yukarda detaylıca anlatılmaya çalışılan uygulamaları ve pratikleri, bu bütüncül analizle incelendiğinde karşımıza çıkan mekânın yalnızca bir hapishane olmadığı görülmektedir. Lokal Kapı Paneli (LKP) ve Merkezi Kapı Paneli (MKP) sistemlerinin hücre ve koridor kapılarının insansız, temassız ve teknik bir düğmeyle kontrolü, megafon ve butonla sağlanan iletişim, insansız ve temassız gündelik hayat akışı insan bedenini makineleşen bir rutine bağlamaktadır. Kuyu tiplerinde bulunan kamera sistemleri ve bu sistemlerin kapsamı, tutsakları kesintisiz ve her alanda izlenir kılmakla birlikte Foucault’nun Panoptikon tarifini fazlasıyla akıllara getirmektedir. Bu tespit doğru olmakla birlikte kuyu tipi hapishanelerin mekânsal özellikleri ve özenle uyarlanmış uygulamaları, gözetime dayanan kapatma pratiğini izolasyonla birleştirmektedir. Sürekli gözetlenen mahpus yalnızca gözetlenmekle kalmamakta, aynı zamanda diğer mahpuslardan her anlamda ve kesin olarak koparılmaktadır. Bu sebeple kuyu tipi hapishaneler, her detayı ve özelliğiyle gözetim ve disipline dayanan Panoptikon anlatısının klasik biçiminin ötesine geçen, gözetimi ve disiplini tecritle katmerleyen bir mekân olarak okunmalıdır. Burada görülen Lefebvre’nin tarifiyle mekânsal pratik, bedenin dolaşımını yalnızca düzenlememekte, günde ortalama 22,5 saat hücrede tutarak hareketsizleştirmektedir.
İHD ve TİHV raporları, avukat örgütlerinin raporları ve mahpusların deneyim aktarımları, kuyu tipi hapishanelerin tutsaklar tarafından edilgen biçimde içselleştirilemez olduğunu ve söz konusu uygulamaların bedende ve algıda patolojik bir karşılığa denk düştüğünü göstermektedir. Lefebvre’nin tasarlanan mekân tarifiyle incelendiği kuyu tipi hapishaneler, mahpuslarda görme, işitme gibi duyularda azalma, algıda ve duygu durumda bozulma, kas ve iskelet hastalıkları, diyabet, hipertansiyon ve kanser gibi vakalara sebep olmaktadır. Tasarlanan mekân olarak kuyu tipi hapishaneler, bedeni sadece disipline etmemekte aynı zamanda bedenin biyolojik süreçlerine doğrudan müdahale etmekte, düzenlemekte ve belirlemektedir. Foucault’nun biyopolitika kavramı, iktidarın ve dolayısıyla da mekânın bedene müdahalesini anlamada zenginlik katacaktır. Foucault, iktidar ilişkilerinin beden üzerinde doğrudan müdahalede bulunduğunu ifade etmektedir. İktidarın öldürme gücünün yerini bedenlerin yönetimi, yaşamın işletilmesi ve nüfusun denetimi almaktadır. Foucault’ya göre klasik egemen iktidar modeli “yaşatmama ve ölmeye bırakma” modeli üzerinden işlerken, 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren köklü bir dönüşüme uğrayarak “yaşatma ve ölmeye bırakma” modeline evrilmiştir (Foucault, 2023: 99-107). Bu yeni iktidar biçimi, yaşamı askıya alma ve yok etme mekanizması olmaktan çıkarak, yaşamı yönetme, düzenleme, verimli kılma ve artırma aracı olarak işlemektedir. Söz konusu bu işlev, biyopolitiğin bilme ve denetleme nesneleri sayesinde gerçekleşmektedir. Yani biyopolitik kavramının müdahale alanı yalnızca yaşatma ve öldürme üzerine değil; doğum, nüfus, hastalıklar, tedavi süreçleri, hijyen, tıp ve coğrafi-iklimsel etkenleri yönetme, kontrol etme ve belirleme zemininde işlemektedir. Foucault, biyopolitiğin meselesinin, bedenlerin toplamı olan, bilimsel ve siyasal olarak nüfus olduğunu ifade etmektedir. Biyopolitik kavramından hareketle hapishaneler, modern iktidarın somut örneği olarak, bedenleri mekânsal olarak kapatmakta, zamanı bölmekte, hareketlerini düzenlemektedir. Tüm bu mekânsal özellikler ve uygulamalar, nüfusun bütünlüğünü bozan tehditlerin, toplumun ve yaşamın dışına sürülerek hapishaneler aracılığıyla tecrit edildiklerini göstermektedir (Foucault, 2021: 248-251). Bu bağlamda kuyu tipi hapishanelerin beden üzerine uyguladığı güneşten, rüzgârdan ve temiz havadan mahrum bırakma, hareketsizleştirme, yalnızlaştırma ve tecrit uygulamaları ve tüm bu ritimlerin idare kararıyla düzenlenme hali, biyopolitik kavramının yıkıcı bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Üretilen bir mekân olarak kuyu tipi hapishanelere dair elde edilen bu veriler ve çıktılar, mekânın tikel bir yer değil, kuyu tipleri özelinde ve genelde kapatma pratiği olarak uygulanan ve tekrarlanabilir bir teknik olduğunu göstermektedir. Kuyu tipi hapishanelerin söz konusu özelliklerinin tümü, bu mekânların devlet-mekân analizlerinin çağdaş bir versiyonu olarak soyut bir egemenlik tarifiyle değil, aksine somut, ölçülebilir ve gözlemlenebilir bir mimari (hücre) ve uygulamalarla (tecrit) işlediğini göstermektedir. Lefebvre’nin ve Foucault’nun mekân analizlerinin birlikteliği, kuyu tipi hapishanelerin tasarım, pratik ve uygulamalar düzeylerinde bir bütün olarak üretilip, mahpuslara nasıl işlediğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda kuyu tipi hapishaneler, bu iki kuramın kesişiminde hem bir toplumsal ürün hem de iktidar tekniği olarak yalnızca bir ceza infaz kurumu değil, devletin egemenliğinin mekândan üretilmiş ve mekâna kazınmış halini ifade etmektedir.
Sonuç
Bu çalışma, tutsakların “kuyu tipi” olarak tarif ettiği S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli Cezaevlerini, Henri Lefebvre’nin mekânın üretimi kuramı ve Michel Foucault’nun disiplin, iktidar ve biyopolitika kuramlarının kesişim noktasında analiz etmeyi amaçlamıştır. Çalışmanın çıkış noktası, kuyu tipi hapishanelerin klasik anlamıyla bir kapatma mekânı olarak değerlendirilemeyeceği tezidir. Bu tez, çalışmada Lefebvre’nin mekânsal üçlü adını verdiği diyalektik şemayla incelenmiş ve Foucault’nun analizleriyle desteklenmiştir. Kuyu tipi hapishanelere dair yapılan analiz sonucu karşımıza çıkan ve yukarda etraflıca incelenen bu üçlü, kuyu tiplerinin hukuki dayanaklara yaslanarak tasarım yoluyla kendini meşrulaştırmayı hedefleyen, doğrudan tutsakların bedenini, sağlığını ve varlığını hedef alan tecrit ve şiddet aygıtı olarak işlemektedir. Yukarda detaylıca ele alınan kuyu tipi hapishanelerin modelleri ve uygulamaları, F Tipi hapishanelerin mahpuslara bedensel ve zihinsel etkilerini aşar bir nitelikte karşımıza çıkmaktadır. Kuyu tipi hapishaneler insansız uygulamalarla birlikte çok daha yoğun bir tecrit üretirken, beraberinde mahpuslar temiz havadan, güneşten, rüzgârdan ve gökyüzünden de mahkûm bırakılmaktadır.
Ancak tarafımızca planlanarak sonuç kısmına bırakılan hayati bir detay daha bulunmaktadır. Kuyu tipi hapishaneler, Lefebvreci anlamıyla tasarlanan mekân ve mekânsal pratik kavramlarının yanında aynı zamanda birer temsil mekânıdırlar. Bu hapishanelere dair her şeyin bu kadar karanlık, kuru ve sert olması hayatın doğal akışına uygun değildir. Hukuk ve mimariyle tasarlanan, tecrit ve şiddetle işleyen kuyu tipi hapishaneler, yalnızca yıkım ve işkence alanı olarak değil, temsil mekânı olarak direniş üretiminin de mekânıdırlar. Tutsakların geliştirdiği direniş pratikleri bunun en güçlü gösterenidir. İmkânlar dâhilinde kapı dövülüyor, kameralar kapatılmaya çalışılıyor, marşlar söyleniyor, sloganlar atılıyor, mektuplar ve dilekçeler yazılıyor, krokiler ve imgeler aracılığıyla mekân, resmi anlatının üstünü örttüğü her şeyi süpürerek yeniden tasnif ediliyor, resmi adlandırmalara karşı yeniden isimlendiriliyor, süreli ve süresiz açlık grevleri yapılıyor ve ölüme yatılıyor.
Son kertede bu yazı, kuyu tipi hapishanelerin kapatılması mücadelesinin ve tutsaklarla dayanışmanın, söz konusu modelin normalleşerek tüm toplumu ve gündelik hayatın her alanını sarmasına asla izin vermeme mücadelesiyle birleşmesini vurgulamayı amaçlamaktadır. Böylesi yazıların en azından son paragrafında, bilimsel dilin sıkıcı ve kuru sınırlarını aşarak umudu hatırlatmak ve tekrarlamakta fayda görüyorum. Yılgınlık ve umutsuzluk kuyu tiplerini teslim alamamışken, yüzünde rüzgârı hissedebilenlerin, gölge arayacak kadar güneş görebilenlerin durmasına ne hacet? Herkesin elinden geldiğince bir parçası olabileceği kesin. Neler yapılabilir üzerine düşünmeye başlarsanız daha cüretkâr olmak adına dilerseniz pankartlara, sloganlara, duvar yazılarına ve marşlara hayat veren şu iki kelimeyi anımsayabilirsiniz: “Haklıyız, kazanacağız!” Veya daha naif bir yerden şöyle diyordu şair: “Bir damla güneş görünce sana da gülümseyeceğim yarın.”
Kaynakça
Ağarı, M. (2026), Mekân Kavramı: Nedir-Nasıl Algılanır?, Avrasya Beşeri Bilim Araştırmaları Dergisi, (1), 1-18.
Avcı, B. (2026), Yeni İnfaz Rejimi ve Hapishanelerde Gündelik Hayat Tecrit, “Kuyu”lar, Direniş Pratikleri, https://birartibir.org/tecrit-kuyular-direnis-pratikleri/, (Erişim Tarihi: 30.07.2026).
Bulhaz Ç. ve Gökmen, A. (2021), Göbekli Tepe'nin Mekân Dönemselleştirmesi Çerçevesinde Değerlendirilmesi, Online Journal of Art & Design, 9(4), 128-137.
Çavuşoğlu, E. (2016), Türkiye Kentleşmesinin Toplumsal Arkeolojisi, İstanbul, Ayrıntı Yayınları.
Deleuze, G. (2019), Bilgi: Foucault Üzerine Notlar, (çev. Ayşegül Baran), İstanbul, Otonom Yayıncılık.
Dem Parti, (2024), S ve Y Tipi Hapishaneler Raporu, https://www.demparti.org.tr/Images/UserFiles/Documents/Editor/2024/s-y-tipi-hapishane-raporu-2024.pdf, (Erişim Tarihi: 30.07.2026).
Demirbaş, L. (2026), İktidar, Üretim ve Deneyimin Kesişiminde Kentsel Mekânın Dönüşümü, Eğitim ve Toplum Araştırmaları Dergisi, (2), 1-16.
Demirel, S., N. (2025), Kuyu Tipi Cezaevleri Yaygınlaşıyor Kuyu Tipi İşkence, https://www.evrensel.net/haber/560712/kuyu-tipi-cezaevleri-yayginlasiyor-kuyu-tipi-iskence, (Erişim Tarihi: 10.08.2026).
Erdoğan, N. (2016), Yoksulluk Halleri Türkiye’de Kent Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri, İstanbul, İletişim Yayınları.
Foucault, M. (2020), Büyük Kapatılma: Seçme Yazılar 3, (çev. Işık Ergüden), İstanbul, Ayrıntı Yayınları.
Foucault, M. (2021), Toplumu Savunmak Gerekir, (çev. Şehsuvar Aktaş), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Foucault, M. (2023), Cinselliğin Tarihi, (çev. Hülya Uğur Tanrıöver), İstanbul, Ayrıntı Yayınları.
Foucault. M. (2019), Hapishanenin Doğuşu, (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara, İmge Kitapevi Yayınları.
Harvey, D. (1991), Sonsöz, (içinde, Lefebvre, H. (2020) Mekânın Üretimi, (çev. Işık Ergüden), İstanbul, Sel Yayınları).
İnsan Hakları Derneği (İHD), (2025), Yüksek Güvenlikli ve S Tipi Kapalı Hapishaneler Raporu, https://www.ihd.org.tr/wp-content/uploads/2025/03/YGC-ve-S-Tipleri-Raporu.pdf, (Erişim Tarihi: 30.07.2026).
Kardeş, M., E. (2019). Mekânın Politikliğine Dair: Mekân Üretiminin Dayanakları, In 1st Istanbul International Geography Congress Proceedings Book, 636-641.
Kısadalga.net, (2025), Distopik Bir Sistem: Tahliye Olan Mahpuslar Kuyu Tipi Cezaevlerini Anlatıyor, https://kisadalga.net/haber/arastirma/distopik-bir-sistem-tahliye-olan-mahpuslar-kuyu-tipi-cezaevlerini-anlatiyor-133691, (Erişim Tarihi: 30.07.2026).
Korkut, T. (2006), F Tipi Cezaevi Hiç Olmasın, https://bianet.org/haber/f-tipi-cezaevi-hic-olmasin-89076, (Erişim Tarihi: 10.08.2026).
Kurtar, S. (2013), Mekânı Yaşamak, Lefebvre ve Mekânın Diyalektik Oluşumu, TÜCAUM Kongresi, 349-356, Ankara.
Lefebvre, H. (2020) Mekânın Üretimi, (çev. Işık Ergüden), İstanbul, Sel Yayınları.
Marx, K. (2021), Kapital 3. Cilt, (çev: Mehmet Selik ve Erkin Özalp), İstanbul, Yordam Kitap.
Marx. K. (2013), Grundrisse 1, (çev. Arif Gelen), Ankara, Sol Yayınları.
Marx. K. ve Engels. F. (2023), Alman İdeolojisi, (çev. Olcay Geridönmez ve Tonguç Ok), İstanbul, Kor Kitap.
Mevzuat Bilgi Sistemi, (2004), Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=5275&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5, (Erişim Tarihi: 30.07.2026).
Söylemez, A. (2023), Kuyunun Dibindeki İnsan Anlattı “Artık Tek Başınasın”, https://bianet.org/yazi/artik-tek-basinasin-280384, (Erişim Tarihi: 30.07.2026).
TİHV, (2025), S Tipi, Y Tipi ve Yüksek Güvenlikli Hapishaneler Kapatılsın!, https://tihv.org.tr/basin-aciklamalari/s-tipi-y-tipi-ve-yuksek-guvenlikli-hapishaneler-kapatilsin/, (Erişim Tarihi: 30.07.2026).
TTB, (2025), Siz Hiç Derisi Yere Damlayan İnsan Gördünüz Mü?, https://www.ttb.org.tr/kollar/_ihk/haber_goster.php?Guid=f407537a-03cd-11f0-91e4-7739b9f2940f, (Erişim Tarihi, 30.07.2026).
Yıldırım, A. (2017), Michel Foucault’da Mekânın Düzeni: Kapatılmadan Heteropyalara. Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara.